Tatilimizin son gününde 4x4 arabalarla ilk önce Sal Yaylasına oradan da yürüyerek Pokut yaylasına geçtik. İlk önce araba yolculuğumuzdan bahsetmek istiyorum. 4x4 dediğime bakmayın öyle lüks bir araç değil. Sanırım ordan burdan toplama yapılmış ama son derece kullanışlı ve sağlam bir araç. Her neyse ilk başta doluştuk arka tarafa oturduk sıralara sohbet ede ede çıktık Ayder merkezden. Yaylaya çıktığımızda rehberimiz Celal isteyenin arabanın üst tarafına oturup yola öyle devam edebileceğini söyledi. Eşim çıktı ilk olarak. (Bu arada gittiğimiz yolun son derece bozuk, taşlık, dar ve bir tarafın uçurum olduğunu söylemem gerek). Arabayla Pokut'un alt taraflarına ulaştıktan sonra yine dik bir yamaçtan başladık yaylaya tırmanmaya. Pokut Palovit'in üst taraflarında ve 2000 gibi bir rakıma sahip. Çok güzel ahşap yayla evlerine sahip ve en eski evin 250 yıllık olduğu söyleniyor. (O 250 yıllık evi göremesek de bir evin ahşap duvarına kazınmış tarihi 60'lı yıllara kadar giden yazılar vardı). Her yer yemyeşil çimenlerle kaplı harika bir yer. (Çimenler bolca deşilmişti. Rehberimiz geceleri yaylaya yaban domuzlarının geldiğini ve bunu onların yaptığını söyledi). Pokutta kısa bir mola verip bol bol çimenlerde yuvarlanıp fotoğraf çektikten sonra Sal Yaylasına gitmek için yola koyulduk. Türküler söyleye söyleye yarım saatlık bir yürüyüşten sonra Sal'a vardık. Sal'da da Pokut gibi elektrik hatları yer altından geçiyor ve iki yaylada da su kaynaklarına uzaklık sebebiyle su sıkıntısı var. Bu yaylada da ahşap mimari hakim. Mangalda sucuk, biber ve domatesten oluşan güzel yemeğimizin ardından Sal yaylasından ayrılıp yine yürüyerek arabamıza doğru yola çıktık. Dönüş yolunda arabanın tepesine bu sefer ben kuruldum ve hoplaya zıplaya adeta bir roller coster'a binmiş gibi o dimdik yoldan Çamlıhemşine vardık. (Demirlerin üzerine oturduğum için akşama her yanım ağrısa da çok keyif aldığım anlardan biri oldu. Fotoğraflardan birinde hareket eden arabanın kenarındaki benim). Akşam otelde yine horon ve tulum eşliğinde yapılan veda gecesinden sonra sabaha karşı beşte İstanbul'a doğru yola koyulduk. Kalbimizi Karadeniz'de bırakarak...
Rize etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rize etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Kasım 2008 Pazartesi
Sal - Pokut yaylaları
Tatilimizin son gününde 4x4 arabalarla ilk önce Sal Yaylasına oradan da yürüyerek Pokut yaylasına geçtik. İlk önce araba yolculuğumuzdan bahsetmek istiyorum. 4x4 dediğime bakmayın öyle lüks bir araç değil. Sanırım ordan burdan toplama yapılmış ama son derece kullanışlı ve sağlam bir araç. Her neyse ilk başta doluştuk arka tarafa oturduk sıralara sohbet ede ede çıktık Ayder merkezden. Yaylaya çıktığımızda rehberimiz Celal isteyenin arabanın üst tarafına oturup yola öyle devam edebileceğini söyledi. Eşim çıktı ilk olarak. (Bu arada gittiğimiz yolun son derece bozuk, taşlık, dar ve bir tarafın uçurum olduğunu söylemem gerek). Arabayla Pokut'un alt taraflarına ulaştıktan sonra yine dik bir yamaçtan başladık yaylaya tırmanmaya. Pokut Palovit'in üst taraflarında ve 2000 gibi bir rakıma sahip. Çok güzel ahşap yayla evlerine sahip ve en eski evin 250 yıllık olduğu söyleniyor. (O 250 yıllık evi göremesek de bir evin ahşap duvarına kazınmış tarihi 60'lı yıllara kadar giden yazılar vardı). Her yer yemyeşil çimenlerle kaplı harika bir yer. (Çimenler bolca deşilmişti. Rehberimiz geceleri yaylaya yaban domuzlarının geldiğini ve bunu onların yaptığını söyledi). Pokutta kısa bir mola verip bol bol çimenlerde yuvarlanıp fotoğraf çektikten sonra Sal Yaylasına gitmek için yola koyulduk. Türküler söyleye söyleye yarım saatlık bir yürüyüşten sonra Sal'a vardık. Sal'da da Pokut gibi elektrik hatları yer altından geçiyor ve iki yaylada da su kaynaklarına uzaklık sebebiyle su sıkıntısı var. Bu yaylada da ahşap mimari hakim. Mangalda sucuk, biber ve domatesten oluşan güzel yemeğimizin ardından Sal yaylasından ayrılıp yine yürüyerek arabamıza doğru yola çıktık. Dönüş yolunda arabanın tepesine bu sefer ben kuruldum ve hoplaya zıplaya adeta bir roller coster'a binmiş gibi o dimdik yoldan Çamlıhemşine vardık. (Demirlerin üzerine oturduğum için akşama her yanım ağrısa da çok keyif aldığım anlardan biri oldu. Fotoğraflardan birinde hareket eden arabanın kenarındaki benim). Akşam otelde yine horon ve tulum eşliğinde yapılan veda gecesinden sonra sabaha karşı beşte İstanbul'a doğru yola koyulduk. Kalbimizi Karadeniz'de bırakarak...
Kavron (Kavrun) Yaylası Horonu
28 Ekim 2008 Salı
Kavron (Kavrun) Yaylası
İkinci günümüzde sabah 7 gibi kalkıp sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra kumanyalarımızı hazırlayıp Kavron'a gitmek için yola çıktık. Kazım Koyuncu ve Fuat Saka'dan şarkılar eşliğinde güle oynaya aşağı Kavron'a vardık. Aşağı Kavronda küçük bir köy var. Konaklama imkan yok. Tırmanışa başlamadan önce girebileceğiniz tuvaletler de inanılmaz pis. (Ben anca burnuma kağıt tıkayarak girebildim) Köy meydanında kahvenin önünde arabamızı park edip, yukarı Kavrona tırmanmak için hazırlıklara başladık. (Yukarı kavron yaylası kaçkar dağına tırmanış yapacak dağcıların ilk kamp yeri) Tepelerde oldukça kar vardı ve 2200'den 2900 mt.'ye çıkacağımız için gözüm korkmadı değil ama yine de sırt çantalarımızı yüklenip tırmanışa geçtik. (2007 yılında köye düşen çığ 50 evin karlar altında kalmasına ve büyük maddi hasara yol açmış). Oldukça dik bir yamaçtan yarım saatlik bir tırmanıştan sonra karar noktasına vardık. (karar noktasında isteyen devam etmekten vazgeçip köye dönebiliyor) Tırmanışın dikliği ve çantamın ağırlığı yüzünden çok zorlandığım için geri dönmeye yada orada oturup beklemeye karar verdim ama rehberimiz Celal havanın karlı olması ve sis basma ihtimalinden dolayı buna izin vermedi. Açıkçası bu kadar zorlanabileceğimi düşünmemiştim ama mecburiyetten (daha doğrusu karda kaybolma ve bulunamama korkumdan) devam etmeye karar verdim. Celal'de çantamı alınca bir nebze rahatladım ama ne yalan söyleyeyim kar, kayalık arazi ve yorgunluk yürümeyi iyice zorlaştırdığı için attığım her adım bana işkence oldu. Elimdeki eşyaların çoğunu da oraya buraya attım dönüşte nasıl olsa bulurum, bulamasam da canım sağolsun diye. Kısa dinlenme molaları vererek (ekibin en sonunda olup, anca yetiştiğim için bu molalardan pek nasiplenemesem de) yaklaşık 3.5 saatlik bir yürüyüşün ardından Kavron zirveye ulaştık. İlk başta yorgunluk ve açlıktan çevreye hiç bakamadım. İlk yaptığım iş bir kayanın üzerine tünemek ve kumanyamı yemek oldu. Biraz dinlendikten sonra buranın ne kadar güzel olduğunu fark ettim. (hatta iyi ki çıkmışım bile dedim) Yukarı Kavron bir buzul vadisi ve biri küçük biri büyük olmak üzere iki tane de buzul gölüne sahip. Yaz aylarında yapılan tırmanışlarda göle girenler bile oluyormuş. Manzara gerçekten muhteşemdi. 45 dakikalık bir moladan sonra dönüş için yola çıktık. Dinlendiğimiz ve en azından tırmanmayacağımız için dönüşün daha kolay olacağını düşünürken yanıldığımızı anladık. Güneş çıkıp karların çoğu eridiği için her yer çamur olmuştu ve dik yamaçlardan inmek tehlikeli bir hal almıştı. Bu yüzden sekiz kişi elele tutuşup zincir kurarak inmek zorunda kaldık. Bir iki kere kayıp düşsek de dik yamaçları az hasarla atlatıp 2-2.5 saatlik bir yürüyüşten sonra karar noktasına vardık.
24 Ekim 2008 Cuma
Taş Konaklar - Çamlıhemşin
Çamlıhemşin'de tepelere inşa edilmiş çok güzel taş konaklar var. Ne yazık ki çoğu terk edilmiş ve harap halde. Rehberimiz Celal'in anlattığına göre bu ve civar köylerdeki erkekler eski zamanlarda çalışmak için Rusya'ya gitmişler. Döndükleri zaman orada gördükleri yapı tarzını kendi köylerinde uygulamışlar. Rusyada öğrendikleri meslek çoğunlukla unculuk, pastacılık ve fırıncılık olmuş ve geçmişten günümüze böyle devam etmiş. Bu yüzden en başarılı pasta ve ekmek ustaları Çamlıhemşinden çıkarmış.
Şenyuva Köyü ve Köprüsü - Çamlıhemşin
Zilkale ve Palovit gezilerinden sonra Çat vadisinde yemek molası verdik. Mıhlama, salata ve köfteden oluşan lezzetli yemeğimizin ardından tekrar minibüsle Çamlıhemşin'e doğru yola çıktık. Fırtına deresi üzerindeki köprülerden biri olan Şenyuva köprüsü'nde arabadan inip 1-1.5 saatlik bir yürüyüş için hazırlanmaya başladık. (Fırtına deresi üzerinde 10 adet tarihi köprü var. Bu köprüler kültür varlığı olarak tescil edilmişler ve harçsız taşyapı olarak Bizans yapı tarzından esinlenerek inşa edilmişler. Köprülerin tümü akarsu yatağının iki yanında karşılıklı birer ayak üzerinde yükselen yuvarlak yada hafif sivri kemerli bir yay görüntüsündeler. Yay biçiminin amacı ise sık sık taşan akarsuların altında kalmaması ve yıkılmamasını sağlamak). Şenyuva köprüsünde yapılan hazırlık ve fotoğraf çekimlerinden sonra yürüyüşe başladık. Yürüyüşün 40-50 dakikası dik bir yamaçtı. Oldukça zor bir tırmanışla tek kişinin geçebileceği patikalardan yürüyerek bir dağ köyü olan Şenyuva köyü'ne (eski adı Çinçiva) ulaştık. Köyün içinden geçerken o gün bayram olduğu için köylülerle bayramlaşıp yolumuza devam ettik. Köydeki evler çok güzel, insanlar çok içtendi. Hatta bir ana-kız camda makinamıza poz bile verdi. Yaşlı bir teyze de bütün grubu teker teker öpüp, bayramlaştı. Dere geçişleri yaptıktan sonra köyden ayrılıp dönüş yoluna girdik. Dönüş yine dik bir yamaçtan inişti. Bu güzel yürüyüşün ardından başa gelinebilecek en kötü şey ise benim bu yamaçtan düşüp, can havliyle ısırgan otlarına tutunmam oldu....
22 Ekim 2008 Çarşamba
Ayder Yaylası
Ayder yaylasından da bahsetmeden geçmek olmaz. Yayla yörenin en popüler turizm merkezi. Yaylada bazıları pansiyon yada otele dönüştürülmüş birçok ahşap yapı var. Bizim kaldığımız Bukla Oberj'de bunlardan biriydi. Birkaç beton yapı dışında ortamı bozan pek birşey yok. Ayder yemyeşil çamlar, çayırlar ve masmavi bir gökyüzü ile gerçekten görülmeye değer güzellikte. Burada bir de kaplıca var. Gezilerimizden fırsat bulamasak da dediklerine göre kaplıca yakın zamanda yenilenmiş, güzel bir tesis. Rehberimiz Celal'in dediğine göre bölgede yazları boğa güreşleri ve yayla şenlikleri düzenleniyormuş.
Palovit Şelalesi
Zilkale - Çamlıhemşin
Turun ilk gününde Zilkale, Palovit şelalesi ve civar yerleri gezecektik. Sabah çok erken saatte kalkıp güzel bir kahvaltı ettikten sonra bindik tur arabasına Kazım Koyuncu'nun şarkıları eşliğinde ilk durağımız olan Zilkale'ye vardık. Zilkale Fırtına vadisine hakim bir yol üzerinde yüksekçe bir tepe üzerinde kurulmuş. 8 burç ve bir gözetleme kulesinden oluşuyor. Aldığımız bilgilere göre kalenin kesin yapım tarihi bilinmemekle beraber kervanların yol güzergahı üzerine kontrol amacıyla 14. veya 15. yüzyılda Trabzon krallığı öncesi Kommenoslar tarafından yapıldığı tahmin ediliyor. Osmanlı döneminde de kullanılmış. Kalenin içinde restorasyon çalışmaları devam ettiği için ziyaretçilere kapalı.
20 Ekim 2008 Pazartesi
Rize / Çayeli
Tura katılmak için fazla zamanımız kalmadığı için Rize'de fazla vakit geçiremedik. Sadece yaylalarda giyeceğimiz kıyafetlere ek olarak birkaç küçük alışveriş yaptık ve meşhur "kaynana lokumu"ndan aldık. Kaynana lokumu un kurabiyesine benzer bir kurabiye çeşidi. Rize'de kaynanalar damatlarını çok severmiş ve özellikle bayramda damatlara özel kaynana lokumu yaparlarmış. Meşhur kurufasulyelerinden yemek için buradan çayeli'ne doğru devam ettik. Kurufasulyeci Hüsrev artık çok tanınsada temizliğinden ve hizmet kalitesinden çok emin olmadığımız için biz yemeğimizi Lale lokantasında yemeye karar verdik. Lale'de yemekler gerçekten çok lezzetli, ortam da çok temizdi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

