Müzeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2020 Salı

Şehit Cuma Dağ Tabiat Tarihi Müzesi


Karantina günlerinde kitaplara biraz ara verip, uzun zamandır yazmak istediğim bir müzeyi yazmak istiyorum. Maden Tetkik ve Arama Müdürlüğü kapsamında bulunan Tabiat Tarihi Müzesi.

Dinozor sevdaları yüzünden favori hafta sonu gezi yerimiz olam müzeyi yanlış hatırlamıyorsam 4 kere ziyaret ettik ve her seferinde Selim ve Leyla aynı merak ve ilgiyle gezdiler burayı küçük yaşlarına rağmen. Özellikle müze içinde bulunan yapay mağara ve bahçede sergilenen dinozor heykelleri favorileri oldu. Bir de değerli ve yarı değerli taşlar Selim'in çok hoşuna gitti. Parlaklıkları ve camekana yaklaşınca yanan ışıkları yüzünden. Işıklar sensörle yaklaşınca yandığı için sihirli zannetti saf oğlum :)
Size biraz tarihinden bahsedeyim müzenin öncelikle:

Tabiat Tarihi Müzesi, Atatürk’ün emirleri üzerine Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nce 1968 yılında hizmete açılmış, yeni binasında tadilat sonrası 24 Mayıs 2011 tarihinde yeniden ziyarete açılmıştır.






3 kattan oluşan müzede;

Giriş katta uzay ortamı gibi dekore edilmiş bölümde güneş sisteminde bulunan gezegenler bulunuyor. Bu katta yer alan tartıda hangi gezegende kaç kilo olduğunuzu da görebiliyorsunuz. Bu bölümde yıldırım düşmesi sonucu yüksek sıcaklıkta eriyip soğumasıyla oluşan Yıldırımtaşını ve dünyaya düşen olan Göktaşları da sergileniyor. Bu kat özellikle Selim'in çok sevdiği bir bölüm. Yıldızları çok sevdiği için bir türlü buradan ayrılmak istemiyor.




Müzenin birinci katında ise bitki ve hayvan fosillerinin yanı sıra tarih öncesi insanların kullandığı aletlerin olduğu bir bölüm, Türkiye'de bulunan hayvan ve bitkileri canlandırma vitrinleri ile sergilendiği bir bölüm ve favorilerimizden biri olan mağara modeli yer alıyor.

İkinci katta ise mineraller, kristaller ve eski madenciliğe ait buluntular sergileniyor.



Üçüncü katta ise Bilim Tüneli isimli bir bölüm bulunuyor. Burada dünyadaki birçok bitki, hayvan ve doğal parklar projeksiyonla gösteriliyor.

MTA Müzesinin en sevdiğim yanı katlar arasında merdiven olmadığı için çocuk arabası ve tekerlekli sandalye ile çok rahat gezilebilmesi. Çocukları bile sıkmayan bir düzenlemesi olması ve aydınlık, ferah bina yapısı.

Maalesef Ankara'da bu yaşı gezdirmek için (2,5) çok az yer olduğundan dolayı haftasonları aklımıza ilk gelen yerlerden biri burası. Çocuklarda sıkılmadan ve severek gezdikleri için MTA müzesi rahatlıkla önerebileceğim bir yer ailelere. 

Giriş Eskişehir yolundan değil, Balgat tarafından yapılıyor ve ücretsiz. Covid 19 tedbirleri kapsamında şu anda 30.04.2020 tarihine kadar kapalı. Açıldığı zaman gezmenizi tavsiye ederim...

Not: Bilim tüneli ve güneş sistemi fotoğrafları MTA internet sayfasından kullanılmıştır.

17 Nisan 2017 Pazartesi

Beypazarı Yaşayan Müze ve Türk Hamam Müzesi


Beypazarı'na daha önce de gitmiştim bir iki kere ama 2 nisan doğum günüm hem de hava güzel olunca doğum günümü Ankara'da geçirmek yerine tekrar gidelim dedik.

Açıkçası Beypazarı'nda pek değişiklik yok ama Yaşayan Müze'yi tekrar gezmek keyifli oldu. Bir de Hamam Müzesi açılmış onu ziyaret ettik.

Beypazarı Yaşayan Müze



Yaşayan Müze bildiğimiz müzelerden değil. Yani eserleri camekanların arkasından görebildiğimiz bir müze değil. Burada her şey interaktif, yani anlatılan şeyleri siz de uygulayabiliyorsunuz. İsteyen ıhlamur baskı yapıyor, isteyen ebru. Müzeye giriş de enteresan. Hazırlanan ufak bir skeçle karşılanıyorsunuz. Keloğlanı arayan annesi rolündeki bir görevli sorular soruyor gelenlere "Oğlumu gördün mü?" diye. Verdiğiniz cevaplara göre de gayet keyifli ve akıllıca bir şekilde sürdürüyor mizanseni.



Kurşun nasıl dökülür, ne işe yarar konulu çalışmam :)

Konağı gezerken kış odası bölümünde Karagöz ve Hacivat'ın dönem içindeki yerini dinlerken (izlemek isterseniz tıklayın) siz de bir "Hayali" yani Karagöz, Hacivat oynatıcısı olabiliyorsunuz. Mesela ben tam anlamıyla yakalandım Hayali olmamak için gözlerimi kaçırırken ve sonrasında boncuk boncuk terleyerek ilkokul yıllarımdaki müsamerelerden yıllar sonra gelen bir sahne deneyimi yaşadım (sesimi ablamın kahkahalarından duyabilirseniz izlemek için tıklayın). 




Bu gösteriler dışında müzede nazardan koruduğuna inanılan kurşun dökme, üzerlik otu yakılarak tütsü yapma gibi ritüellerde uygulanıyor. (İzlemek isterseniz tıklayın)

Geleneksel Türk zeka oyunları olan Mangala ve Peçiç gibi oyunların hem tanıtımı hem de satışı yapılıyor.
Özellikle çocuklar için çok eğitici ve eğlendirici bir mekan olan Yaşayan Müze"yi gezmenizi öneririm.




Müzenin tarihi ve kuruluşu
Türkiye’nin ilk ve tek uygulamalı kültür müzesi Yaşayan Müze, halk yaşamı ve onun ürettiklerini sergileme düşüncesiyle 23 Nisan 2007’de eğitimci ve kültür bilimci Dr. Sema Demir tarafından kurulmuştur. Yaşayan Müze, geç dönem Osmanlı mimarîsinin seçkin örneklerinden biri olan tipik bir Türk evinde hizmet vermektedir. Bu konak, Beypazarı’nın ileri gelen ailelerinden Abbaszadelerin büyük oğlu Ali Bey tarafından yaptırılmıştır. İngiltere’ye tiftik ihraç eden tacir Ali Bey’in eşi Fatma Hanım da Beypazarı’nın Cumhuriyet dönemindeki ilk kadın öğretmenidir. Bu yönüyle aynı zamanda bir bellek müzesi olan Yaşayan Müzenin aslında küçük boyutlarla da olsa, açık hava müzelerinin Türkiye’deki ilk olduğu söylenebilir. Ülkemizde henüz bir örneği bulunmayan açık hava müzelerini diğer müzelerden ayıran özelliklerin başında bu tür müzelerde kullanılan sergileme yöntemleri gelir. Açık hava müzelerinde kullanılan sergileme tekniği, bağlamı kurgulamaya yöneliktir. Bu anlamda çeşitli canlandırma, yorumlama teknikleri ve etkileşimli sergileme yöntemlerini kullanan Yaşayan Müze, bu müzelerin Türkiye’deki temsilcisi durumundadır.
Her gün 08.30 - 20.30 arasında hizmet vermektedir.

Ayrıntılı bilgi için müzenin internet adresine tıklayın

Beypazarı Hamam Müzesi

Burası benim için enteresan oldu açıkçası. Neden enteresan oduğunu açıklayım. Hem dilimizde çok kullandığımız Külhanbeyi'nin ne olduğunu öğrendim, hem değişik objeleri görmüş oldum (4 metrelik "don" gibi) hem de rahmetli anneannemden ve onun annesinden bize kalan bazı osmanlı işi örtülerin benzerlerini de burada gördüm. Hatta ablamla rahmetli nenemi baya bir andık (anneannemin annesi). Küçükken bizlere hamam kültürünün ne kadar önemli olduğunu, hamamın sadece yıkanmaya gidilen bir yer olmadığını, orada yemekler yendiğini, gün geçirildiğini nasıl anlattığını anımsadık. Hatırlıyorum da ben çocukken her semtte bir hamam olurdu ve bazen anneannem götürürdü bizi. Daha keyifli, tatil modunda bir hamam sefası yapmak istersek de Bursa'ya hamamlara giderdik. Yıllar içinde çoğu hamam kapandı ama son yıllarda SPA merkezlerinde tekrar Türk hamamlarına rastlar olduk ve yeniden bir kültür canlanmaya başladı.




Türk Hamam Müzesi’nde, klasik Türk hamamlarındaki “sıcaklık, ılıklık, halvet, külhan, şırvan, hazne ve tıraşlık” gibi mekânlar bulunuyor.

Ayrıca “nalın, buhurdan, ibrik, sürmedan, kirdenlik, mücre ve hamam tası” gibi Türk el sanatlarından örnekler; “hamamcı minderi, kaynana arkalığı, hamam bohçası, yaygı, peştamal, pullu, bindallı, hamam beyazı, dindin, bürgü, içlik, üçetek, haşlama, salta” gibi Beypazarı’na özgü yerel kıyafetler ve hamam kültürüne ait dokumalarda ziyaretçiler için sergileniyor.



Bizde bunlardan hala var. Hatta bir iki tanesinin yakası bile açılmamış. Bunların yakaları giyileceği zaman isteğe göre açılırmış...


Dört metrelik "don" :) 

Müzenin bölümleri
16.yy'da inşa edilen Rüstem Paşa Hamamı 2012 yılında müze olarak hizmete açılmış. 

Soğukluk bölümü 
Halk arasında soyunmalık olarak da bilinen kısım. Burada bulunan sedirlere kıyafetlerini bırakan halk peştemallere sarınarak hamama hazırlanırmış. Bazı hamamlarda bu bölümün üst katı da olurmuş ve bu bölümlere şırvan denirmiş. Müzenin bu bölümünde ipek peştamallar, gümüş işlemeli nalınlar, gümüş hamam tasları, gülabtanlar, sürmedanlar, buhurdanlar, hamam bohçaları sergilenmekte. 

Ilıklık bölümü
Bu bölüm vücudun ani hava değişimine maruz kalmaması için yapılmış. Sıcağa fazla dayanamayanlar ve orta yaşın üzerindeki kişiler bu bölümü tercih edermiş. 
Ayrıca kına hamamlarında halvetten çıkan gelin kız burada gümüş işlemeli nalınlarını çıkartarak sedef kakmalı nalınları giyermiş. Müzenin bu bölümünde havlu takıları, sedef kakmalı nalınlar, gümüş işlemeli nalınlar ve el yapımı zeytinyağlı sabunlar sergilenmektedir.
Traşlık, halk arasında usturalık olarak da geçmektedir. Müşteriler bu bölümü kişisel temizlikleri için kullanmaktadır. Bunun yanı sıra hamamın bu bölümü seyyar berberler tarafından da kullanılmaktadır. Seyyar berberler saç ve sakal tıraşı yaptıkları gibi sülük çekme ve hacamatlık gibi tedavi yöntemlerini de kullanmaktadırlar. Tıraşlıkta usturalar, stiller, berber leğenleri, kupalar, kösreler, zırnıklar sergilenmektedir. 

Not: Zırnık kötü kokulu bir maddeymiş ve tabakhanede derilerin üstündeki kılları dökmek için kullanılırmış. Çok kötü bir kokusu olmasına rağmen "zırnık bile koklatmamak" deyimi karşıdaki insana verilen değeri gösteren bir ifade olarak dilimizde kullanılmaktadır.



Sıcaklık Bölümü
Hamamın külhana en yakın olan, en sıcak bölümüne denilmektedir. Burada iki oda bulunmaktadır. Bu odaların birinde damat hamamı, diğerinde kına/gelin hamamı temalı bir sergileme vardır.  Kına hamamında ipek peştamallara sarılıp, gümüş nalınlar giydirilen gelin odada üç kadın tarafından yıkanır. Kına hamamı için ayrılan halvette gümüş işlemeli fildişi taraklar, peştamallar, sabunluklar ve kavatalar sergilenmektedir.

Not: Neden kaba saba, korkulan insanlara külhanbeyi denir merak ettiniz mi? 
Külhanlar, yani hamamların ısıtılması için altlarında bulunan bölüm hamamın en karanlık, sıcak, insandan uzak bölümüymüş. Hamama açılan pencerelerinin ise adı cehennemlikmiş. O zamanlar burada çalıştırılan çocuklar çoğunlukla kimsesiz çocuklarmış. Bu çocuklar insandan uzak, karanlık ve izbe yerlerde yaşadıkları ve çalıştıkları için insan içine çıktıklarında toplum huzurunu bozan hareketler yaparlarmış. Külhanbeyi sözü de buradan gelmiş.

Detaylı bilgi için müzenin internet sayfasına tıklayın
Daha önceki Beypazarı yazısı için tıklayın


11 Ocak 2017 Çarşamba

Hierapolis Antik Kenti ve Hierapolis (Pamukkale) Arkeoloji Müzesi


Bu karlı ve soğuk günlerde sıcak bir yerlerden yazı gelsin bir tane dedim. Sıcak yer dediğim ülkemizin doğa harikalarından olan Pamukkale. Yazının konusu ise Pamukkale (Hierapolis) arkeoloji müzesi. İlk önce biraz Hierapolis'ten bahsetmek istiyorum sizlere.

Antik coğrafyacı Strabon ve Ptolemainos'a göre Hierapolis bir Frigya kentidir. Kentin kuruluşu hakkında bilgilerin kısıtlı olmasına karşın; Pergamon Krallığı zamanında II. Eumenes tarafından MÖ 2. yüzyıl başlarında kurulduğu ve Bergama'nın efsanevi kurucusu Telephos'un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera'dan dolayı, Hierapolis adını aldığı bilinmektedir. Deprem kuşağında bulunan kent, Üst üste yaşadığı depremlerden sonra, tüm Hellenistik niteliğini kaybetmiş, tipik bir Roma kenti görünümünü almıştır. Hierapolis Roma döneminden sonra Bizans döneminde de çok önemli bir merkez olmuştur. Bu önem, MS 4. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık merkezi olması (metropolis), MS 80 yıllarında, İsa’nın havarilerinden Filipus'un burada öldürülmesinden kaynaklanmaktadır.


Hierapolis antik kentinde; Nekropol, Domitiyan yolu ve kapısı, kare alan içine oturtulmuş Oktokonus tapınağı, tiyatro, Frontinus caddesi ve kapısı, Agora, Kuzey Bizans Kapısı, Güney Bizans Kapısı, Gymnasium, Tritonlu Çeşme Binası, Apollon Kutsal Alanı, Su Kanalları ve Nympheumları, Surlan, Filipus Martynonu ve köprüsü, Direkli Kilisesi, Nekropol Alanı, Katedral ve Roma Hamamı kalıntıları bulunmaktadır.

Tedavi amaçlı kullanılan yer altı suları ve travertenler sebebiyle tarih boyunca da bir çok insanın ilgisini çekmiştir. 
Hamam, yolcuların yıkanarak şehre girmeleri için şehrin dışına inşa edilmiştir.
Tiyatro kapasitesinin 9.500 kişi olmasından dolayı şehir nüfusunun 95.000-100.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.
Tiyatrosunun tasarımından burada gladyatör dövüşleri yapıldığı anlaşılır. Sahne altındaki çukurluk bölümle oturma sıraları arasında seyircileri vahşi hayvanlardan korunmak için yaklaşık bir metrelik yükseklik farkı vardır. Gladyatör dövüşlerinin olmadığı tiyatrolarda bu fark bulunmamakta, sıralar sahne düzeyinden başlamaktadır.
Şehrin giriş kapısında işlenmiş olan Medusa figürü, tanrıça Medusa'dan korunmak için yapılmıştır. Bu inancın Türk kültürüne nazar boncuğu olarak geçtiği sanılmaktadır. Şehir, 09.12.1988 tarihinde hem doğa hem de kültürel miras olarak UNESCO Dünya Miras Listesi'ne alınmıştır.
Hierapolis'in şu anda en çok bilinen kalıntıları Antik havuz ve Kleopatra havuzudur.
Antik Havuz: 
Antik Havuz, Pamukkale’nin en önemli simgelerinden biridir. Özellikle sağlığa faydalı olan suyu ile dünyanın sayılı havuzlarından biri olarak kabul edilir. Bugün antik havuzu meydana getiren İ.S. VII. Yüzyılda oluşan depremdir. Sütunlu caddenin yanında yer alan sivil agoraya ait ion düzeninde yapılmış olan (İ.S. I.yy) portik bu deprem sonucunda oluşan kırık içinde meydana gelen havuzun içine yıkılmıştır. Antik Havuz, suyun sıcaklığı nedeni ile rahatlatıcı bir etkiye sahip olmasının yanı sıra, birçok hastalığın geçmesi konusunda da etkilidir. Bu konuda yapılan araştırmalara göre Antik Havuz’un suyu, kalp hastalığı, damar sertliği, tansiyon, romatizma, deri, göz, raşitizm, felç, sinir ve damar hastalıklarına, içildiğinde de spazmlı midelere çok iyi gelmektedir. (Günümüzde bu havuzun girişi paralıdır).
Amatör Gezgin'in Notları:
Hierapolis ve Pamukkale'ye daha önce bir çok defa gittim ama yazma sırası ancak geldi. Öncelikle şunu söylemeliyim. Son yıllarda travertenler çok daha iyi korunmaya çalışılsa da git gide beyazlığını kaybediyor. Hatta ben çocukken Didim'de bulunan yazlığımıza giderken yoldan dahi o beyazlığın çok net göründüğünü hatırlıyorum. Yıllar içinde bölgede kurulan otellerin gelen kaynak suyunu çeşitli yollarla kendilerine aktarması sonucu oldukça travertenler oldukça kararmıştı. Bu sene ise travertenlerin başında güvenlik görevlileri beyaz kısıma girmeye çalışanları devamlı uyarıyordu. Kimilerine bu uyarılar işlemese bile...
Antik kısma gelince; maalesef antik şehir çok iyi korunamamış. Bahsedilen çoğu yapıyı sadece bir iki taş yada sütundan ibaret buluyorsunuz...
Hierapolis Müzesi
Hierapolis Ören Yerinde bulunan Roma Hamam Yapısı’nın 1970’li yıllarda yapılan restorasyonu sonucu, başta Hierapolis Kazılarında çıkan ve diğer ören yerlerinden getirilen eserlerin teşhir ve düzenleme çalışmaları tamamlanarak, 1 Şubat 1984 tarihinde Hierapolis Örenyeri Müzesi ziyarete açılmıştır. Zamanın etkisiyle yıpranan Hierapolis Örenyeri Müzesinin 1999 yılında başlayan restorasyonun, teşhir ve düzenleme çalışmaları ile birlikte açık teşhirinin de tamamlanması sonucu 24 Nisan 2000 tarihinde yeniden bugünkü durumu ile ziyarete açılmıştır.

Hierapolis (Pamukkale) Örenyeri Müzesi; Hierapolis Antik Kenti içinde, 14.000 m2’lik bir alan üzerindedir. Antik Roma Hamamı, Gymnasiumu ve kütüphaneden oluşan yapılar topluluğudur.

Hierapolis Arkeoloji Müzesi’ndeki eserler;Lahitler ve Heykeller Salonu,Küçük Eserler Salonu ve Hierapolis Tiyatrosu Buluntuları Salonu olmak üzere üç ayrı salonda sergilenmektedir.
Amatör Gezgin'in Notları:
Yazılarımı takip edenler müzeleri ve antik kentleri gezmekten ne kadar çok hoşlandığımı bilirler. Yıllarca Pamukkale ve çevresine bir çok defa gitmeme rağmen bu müzeyi gezmemiştim. Bu yaz gezdiğim muhteşem müzelerin yanında (Aydın müzesi, Efes müzesi) ne yazık ki Hierapolis müzesi sınıfta kaldı. Bunun sebebi o muhteşem eserler değildi tabi ki. Sergileniş biçimiydi eserlerin. Başarısız bir ışıklandırma, başarısız sergileme o eserlerin ihtişamını götürüyordu. Bu kadar çok turistin geldiği bir bölgenin müzesi çok daha iyi olabilirdi. Buna bir de özellikle kimi çocuklu ailelerin davranışlarıda eklenince benim için pek keyifli olmadı ne yazık ki. Sergilenen bir lahite babasının yardımıyla tırmanmaya ve içine girmeye çalışan bir çocuğu görmek (görevlinin de etkisiz kalması) üzdü beni.
Müzenin girişinde Müzekart geçerli...

10 Aralık 2016 Cumartesi

Mainz / Gutenberg Müzesi

Gutenberg İncili

Ren nehri kıyısında yer alan Mainz Rheinland-Pfalz eyâletinin başkenti ve eyâletteki en büyük kenttir. Mainz aynı zamanda Avrupa'nın belli başlı deniz, demir, hava ve karayollarının kesiştiği bir noktadır.

Matbaayı icat eden ünlü mucit Johannes Gutenberg’in doğduğu kent olma özelliğine de sahip olan Mainz, bir festivaller ve eğlenceler merkezidir de ayrıca. Kentin merkezinde ve kenar mahallerinde büyüklü küçüklü ellinin üzerinde festival, şenlik ve kutlamalar düzenlenir. Kentteki Mainz Johannes Gutenberg Üniversitesi'nde yaklaşık 35.000 öğrenci öğrenim görmektedir.

II. Dünya Savaşı sırasında yapılan bombardımanlar sonucu çok büyük yıkıma uğramış, kent merkezinin neredeyse tümü yerle bir edilmiş olsa da, savaştan hemen sonra başlatılan restore çalışmaları sonucu, kent adeta yeniden yapılandırılmıştır.




Johannes Gutenberg kimdir?
Johannes Gutenberg 1447 yılında hareketli parçalar ile yazı baskısını Avrupa'da başlatan, kuyumcu, matbaacı ve yayıncıdır. Gutenberg'in buluşu modern dönemin en önemli olayı ve matbaa devriminin başlangıcı, kendisi de modern matbaacılığın babası kabul edilir.
Büyük mucit Johann Gutenberg iletişim tarihinin en önemli gelişmelerinden biri sayılan tipo baskı yöntemini 1438'de Avrupa'ya getirerek uygulamalarını yaygınlaştırmıştır. Bu yöntem, önceleri tahtadan daha sonraları bir kurşun alaşımından yapılan dökme harflerin, baskıdan sonra başka bir yazıda kullanılmak üzere saklandığı bir basım yöntemidir.
Yaptığı çalışmalar ve basım deneyleri için para bulmak zorunda olan Gutenberg 1450'de, Mainzlı bir zengin olan Jochann Faust'la ortaklık kurdu. 1455'te bastıkları ilk kitap Latince bir kutsal kitaptı. Gutenberg Kutsal Kitabı denen bu yapıt Kırk İki Satırlı Kutsal Kitap ya da Mazarin Kutsal Kitabı olarak da bilinir.

Gutenberg İncili
Sabit olmayan harflerle basılan ilk kitaptır. Mazarin İncili olarak da adlandırılır. Bir kolonunda 42 satır bulunmasından dolayı 42 satırlık incil de denir. 1990 yılında dünya kütüphanelerinde 45 tane olduğu tespit edilmiştir. Dünyanın en nadir ve pahalı kitaplarından biridir.

Gutenberg Müzesi
Dünyanın en eski baskı müzelerinden biridir. Koleksiyonlar, baskı malzemeleri ve birçok kültürden basılı materyallerin örneklerini içerir. Bu tarihten daha once küçük bir alanda hizmet verse de 1927 yılında büyük bir binaya taşınarak müze haline geldi. İkinci dünya savaşında ağır bir bombardımana maruz kalsa da içeriklerin güvenli bir yere saklanmasıyla 1962 yılında tekrar hizmete açıldı.

Günümüzde Müze bir çok değerli esere ev sahipliği yapıyor. Eski baskı makineleri, el yazması kitaplar, özellikle uzak doğu tıbbını ve bilimini içeren el yazması ve baskı kitaplar sergileniyor. Müzenin en değerli kitapları ise kurşun geçirmez camlar arkasında büyük bir kasa – oda’nın içinde sergileniyor…
Müzeyi detaylı incelemek isterseniz tıklayın 

14 Kasım 2016 Pazartesi

Ankara Altın Köşk



Merik Konağı olarak da bilinen Altın Köşk Bilkent Ankara'da bulunuyor. Burayı yıllar önce ilk gördüğümde oldukça şaşırmıştım. Pırıl pırıl parlayan bu ev meraklandırmıştı beni. Acaba kimindir içinde kim yaşar (yada yaşayan var mı) diye. Hakkında hep bir rivayetler döndü durdu bu evin. Kimi İhsan Doğramacı'nın evi dedi, kimi başka birinin. Son yıllarda müze kapsamında hizmet vermesiyle beraber meraklar da dindi. Yeniden gündeme gelmesi ise bir internet sitesinde duyurulan satışı ile ilgili oldu. 111 milyon dolara satışa çıkarılan evin şu anda satışı iptal edildi ama rakam dudakları uçuklattı. Peki kimdir bu Altın Köşk'ün sahibi ve hikayesi nedir?
Altın Köşk 1996 yılında Amerika'da yaşayan ve orada "Müthiş Türk" olarak bilinen Ali Rıza Bozkurt tarafından yapıldı. Ali Rıza Bozkurt'un hikayesi tam anlamıyla bir başarı öyküsü. Bozkurt 1942 yılında Sivas'ın bir köyünde doğuyor. İTÜ Mühendislik Fakültesinden mezun olduktan sonra iş hayatına atılıyor. 1981 yılında Amerika'ya yerleşiyor ve Amerikan vatandaşlığı aldıktan sonra büyük işler ve yatırımlar yapıyor. 20'den fazla ülkede yatırımları olan Bozkurt bir dönem Amerikan Kongre üyeliği için aday bile oluyor.


Altın Köşk'ün hikayesi
Bozkurt bu evi Osmanlı İmparatorluğu döneminde 600 yıl boyunca geliştirilmi ve bugün unutulmuş bu mimariyi yeniden gözler önüne sermek amacıyla yaptırıyor. Ankara'ya yaptırmasının sebebi ise bu mimarinin Ankara'ya hiç gelmemiş olması. Değişik saray ve köşklerden parçaların kopyaları kullanılıyor burada. 
Ali Rıza Bey bu binayı annesi Meryem Hanım adına yaptırıyor. "Merik" denmesinin sebebi ise köylerinde annesinin adının bu şekilde söylenmesiymiş. (Merik Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı).
Amatör Gezgin'in Notları
Altın Köşk şu anda müze olarak kullanılıyor. Ayrıca bahçesinde düğün çekimleri ve yanlış hatırlamıyorsam düğün davetleri de verilebiliyor. Buradan elde edilen gelirler vakıfa aktarılıyor. Aile Türkiye'de olduğu zamanlar da gelip kalıyormuş evde. Bu yüzden yaşam alanları olan üst katlar gezilemiyor. Gezilen kısımlara gelirsek, ne kadar özenilmiş, çaba harcanmış olsa da değişik dönem ve tarzların bir araya getirilmesinden dolayı bunaltıcı ve iç karartıcı bir havası var bence evin. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor, sade bir nokta arıyor rahatlamak için. Bir yanda Osmanlı dönemi, bir yanda daha günümüz, bir yanda ailenin yağlı boya tablo ve tavan resimleri. Tavana bakıyorsunuz Avrupa şatoları gibi, yere bakıyorsunuz Türk ve Osmanlı. Tam bir kavram karmaşası durumu var ortada. İhtişamlı olmasına ihtişamlı ama orada yaşamayı hatta bir gece orada yatmayı asla istemezdim.
Bakalım kim alacak Altın Köşk'ü 100 küsür milyon doları verip? İlerleyen günlerde göreceğiz yeniden satışa çıkarsa... 


27 Ekim 2016 Perşembe

Çankaya Müze Köşk

Bir süredir sosyal medyada bir laf dolaşıyor, imza kampanyaları düzenleniyor Müze Köşk yıkılacak buna engel olalım, durduralım diye. Böyle bir şeyin mümkün olduğunu ve gerekçesinin doğruluğunu düşünmüyorum doğrusu. Daha doğrusu düşünmek istemiyorum. Bu vesileyle daha önce gezdiğim ama yazmaya sıra gelemeyen "Müze Köşk"ü tanıtayım sizlere. Yazıdaki bilgiler ve fotoğraflar (içeride fotoğraf çekmek yasak) Cumhurbaşkanlığı'nın resmi sitesinden alınmıştır.


27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Atatürk, önce Ziraat Okulu’nu daha sonra da İstasyon Şefi Köşkü’nü hem konut hem de çalışma yeri olarak kullanmıştır. Bu binaların Ata’nın çalışma ve dinlenmesi için yetersiz olmaları nedeniyle uygun bir konut arayışı içine girilmiş, daha sakin ve huzurlu bir ortamda yaşamasını sağlamak amacıyla bağlar bölgesi Çankaya’daki bağevi Ankara Şehremaneti (Belediyesi) tarafından 30 Mayıs 1921’de Mustafa Kemal’e armağan edilmiştir.
Bağevi, ağaçlar arasında, kuzeyinde Ankara’ya hâkim büyükçe bir terası bulunan, dikdörtgen planlı, küçük bir yapıydı. Zemin katında, ortasında fıskiyeli, sekizgen bir havuzu ve iki yanında birer odası olan merkezî bir taşlık, aynı plana sahip üst katta ise bir orta hol ve iki yanında birer oda bulunmaktaydı.
1923’te Gazi Mustafa Kemal’in Latife Hanım ile evlenmesinden sonra ailenin günlük yaşamı için yetersiz olan bağevinin büyütülmesi çalışmalarına başlanmıştır. Mimar Vedad Tek tarafından hazırlanan ve uygulaması 1924 yılında tamamlanan projeye göre eski bağevine, güney cephesine bitişik ve tüm bina boyunca uzanan batı ucu yarım sekizgen bir kule kitlesi ile biten iki katlı yeni bir bölüm eklenmiştir. Bu eklentinin alt katı yemek salonu ve mutfak ofisi; üst katı ise banyo, yatak odası ve Latife Hanım için çalışma odası olarak düzenlenmiştir. Bu katta daha önce yatak odası olarak kullanılan bölüm düzenlenerek geniş bir kütüphane ve çalışma odası haline getirilmiştir. Ayrıca, zemin katta kuzey cephede girişin önüne rüzgârlık yapılmış, elçi kabul odası olarak düzenlenen kuzeydoğu köşesindeki oda yarım sekizgen biçimli bir çıkma ile genişletilmiştir. Bağevi döneminde taşlıkta bulunan havuz kaldırılmış ve bu yer giriş holü olarak düzenlenmiştir. Çalışmalar sırasında Köşk’ün doğusuna mutfak ve çamaşırlık içeren, tek katlı yeni bir servis binası yapılmış ve bir servis merdiveni ile Köşk’e bağlanmıştır.
Bu düzenlemelere bağlı olarak ortaya çıkan statik problemleri çözmek ve konfor koşullarını iyileştirmek amacıyla 1926 yılında yeniden onarımlar yapılmış, yapıya kalorifer tesisatı döşenmiştir. Aynı dönemde Ata’nın manevi evlatları için çamaşırhane ve mutfak kitlesinin üzerine 6 oda ile bir banyodan oluşan yeni kat eklenmiştir. 1930 yılında ise, üst katta güneybatı köşesinde bulunan kuleli bölüm Ata için bir çalışma odası olarak yeniden düzenlenmiştir.
1932 yılında hemen yanda inşa edilen Pembe Köşk’e taşınıncaya kadar Ata’nın evi olan, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok önemli olaylara tanıklık eden, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Cumhuriyet’in kurulması dâhil, devrimleri planladığı bu yapı 1950 yılında müze olarak kullanıma açılmıştır. Yapıda ve eşyada hızlanan bozulmaları durdurabilmek amacıyla 2002–2007 yılları arasında büyük bir bakım ve onarım çalışması başlatılmış, bu çalışmalarla birlikte yapının bir müzeden çok, kullanıldığı dönemdeki doğal durumunu yansıtan bir ‘konut’ olarak sergilenmesi için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Restorasyon çalışması tamamlanan Atatürk Müze Köşkü 19 Nisan 2007’de tekrar ziyarete açılmıştır.


Rüzgarlık ve Giriş Holü: Köşk’ün girişindeki rüzgârlık, 1924 yılında Vedad Tek tarafından eklenmiştir. Rüzgârlıktan ulaşılan bugünkü giriş holü, bağevi döneminde ortasında sekizgen bir mermer havuz bulunan büyükçe bir taşlıktı. 1924 yılında yapılan yeni düzenleme ile havuz kaldırılmış ve taşlık bugünkü durumuna dönüştürülmüştür.
Yeşil Salon: Girişin sağındaki bu oda, 1924 yılındaki yeni düzenlemeye kadar elçi kabul salonu ve Atatürk’ün çalışma odası olarak kullanılmış, 1924’te konuk kabul salonuna dönüştürülmüştür. Bu dönüşümde kullanılan hâkim rengin yeşil olması nedeniyle ‘Yeşil Salon’ olarak anılmaktadır. Birçok yazarın anılarında, Latife Hanım’ın bu salonda verdiği çay davetlerinden söz edilmektedir.
Yemek Salonu ve Radyo-Sigara Salonu: 1924’te bağevinin güneyine eklenen bölümün zemin katında yer almaktadır. Yemek salonunun girişinin tam karşısında çini kaplı büyük bir şömine ile iki yanında kemerli vitray pencereler bulunmaktadır.
Duvarlarının alt bölümlerindeki ahşap lambriler üst kenarı türkuaz renkli çinilerin oluşturduğu bir silme ile tamamlanmıştır. Duvarların üst bölümleri ise bordo renginde düz olarak boyanmış, tavanlar geometrik desenlerle bezenmiştir. Yemek salonu mimari düzenleme ile bütünleşecek biçimde, büyük bir yemek masası, vitrin ve büfelerle döşenmiştir.
Köşk’teki en eski eşyalardan olan, kapitone maroken koltuk takımı, radyo ve sigara bölümü olarak kullanılmış olan ve yemek salonuna açılan sekizgen kulenin zemin katında yer almaktadır.
Görkemli yemek salonu, ülke sorunlarının uzun akşam sofralarında tartışılarak çözümlenmesine tanıklık ettiği için Ata’nın en önemli çalışma mekânı olarak da tanınmıştır.
Elçi Kabul Salonu: Bağevi döneminde küçük bir oda olan bu yer, 1924 yılında kuzey duvarının yıkılarak yarım sekizgen planlı bir kitle ekiyle büyütülmesinden sonra elçi kabul salonu olarak kullanılmıştır.
Salonda Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa tarafından armağan edilen sedef kakmalı bir yazı masası, kanepe, koltuklar ve büyük bir dolaptan oluşan bir takım ile Atatürk’ün daha önce kullandığı farklı nitelikli bir yazı masası bulunmaktadır.


Üst Kat Hol: Üst kattaki çeşitli odaları birbirine bağlayan orta mekândır. Bağevi döneminde mekânın ortasında bulunan ve alt kat taşlığı ile görsel ilişkiyi sağlayan açıklık 1924’teki düzenleme sırasında kaldırılmıştır. Salonun kuzey cephesindeki balkon etkileyici bir Ankara manzarası sunmaktadır.
Salonda sergilenen ve Ata’nın hemen her gün dinlenmek amacıyla kullandığı bilardo masası Köşk’e getirtildiğinde önce bu mekâna yerleştirilmiş, döşemede oluşan statik sorunlar nedeniyle daha sonra alt kat giriş holüne taşınmıştır.
Kütüphane: Kütüphane yapının en görkemli mekânlarından biridir. Odanın tavanı zengin geometrik ve bitkisel motiflerle bezenerek çok sayıda buzlu ampulle aydınlatılmış, batı duvarındaki ahşap kemerli soba nişi türkuaz renkli çinilerle bezenmiş, tüm duvarlar ahşap sabit kitap dolaplarıyla donatılmıştır. Gazi Mustafa Kemal’in bilgi ve kültür altyapısını nasıl oluşturduğunu gösteren, birçoğunda kendi el yazısı ile aldığı notları üzerinde barındıran çok sayıda kitap bu raflarda yer almaktadır.
Çalışma Odası: Atatürk’ün Büyük Nutuk’u kaleme aldığı çalışma masası ve koltuğu bu odanın en önemli eşyalarıdır.
Kütüphanenin güneyindeki kapı ile geçilen mekân 1930 yılında Ata için düzenlenmiş çalışma odasıdır. Bu oda Türkiye’deki modern mimarinin başlangıcı sayılabilecek, çok özgün niteliklere sahip ‘art-deco’ tarzında düzenlenmiştir. Bu düzenleme sırasında 1924’te Osmanlı üslubunda bezenmiş olan tavan beyaz boya ile kapatılmış, metal öğeler sarı, diğer tüm mimari öğeler ile masa ve mobilyalar siyah beyaz renkler kullanılarak bütünleştirilmiştir. Döşeme, yere serilen beyaz bir ayı postu ile tamamlanmıştır.
Yatak Odası: Bağevinin güneyine 1924 yılında eklenen kitlenin üst katında, alttaki yemek salonunun üzerinde yer almaktadır. Güney duvarında, ortada çini kaplı bir şömine ve iki yanında birer büyük pencere bulunmaktadır. Odanın batı duvarındaki kapı ile 1930’da düzenlenen çalışma odasına geçiş sağlanmıştır.
Büyük pencereler, pastel renkli duvarlar ve son derece yalın bir biçimde bezenmiş tavan ile aydınlık ve huzurlu bir dinlenme ortamı sağlanmıştır. Odanın döşenmesinde son derece seçkin, ancak yalın ve gösterişsiz mobilyalar kullanılmıştır.
Banyo: Yatak odasından geçilen özel banyo, beyaz renkli fayans kaplı zemini ve duvarları, aynı renkteki küveti, alafranga tuvaleti, lavabo ve bidesi ile çok gösterişsiz bir mimariye sahiptir. Bu mekân Ata’nın temizliğe düşkünlüğünü ve titizliğini göstermesi açısından ilginçtir.
Misafir Yatak Odası: Köşk’ün eski bağevi bölümünde, kuzey cephesinde bulunan ve güzel bir Ankara manzarasına sahip olan bu oda misafir yatak odası ve dinlenme odası olarak kullanılmıştır.
Duvarlarındaki kerpiç sıvaları, sıvalar üzerinde bulunan çeşitli dönemlerde yapılan bezeme katmanları, değişmeyen pencere oranları gibi pek çok niteliği ile yapının bağevi dönemine ilişkin önemli bilgileri saklamaktadır.



Sergi Salonu: 1924 yılında yapılan düzenleme sırasında kaldırılan eski mutfak ile diğer servis mekânlarının yerine inşa edilmiş olan mutfak ve çamaşırlık bölümüdür. Zaman içinde özgün yapısını tümüyle yitirdiği için son onarım sırasında bu bölüm, ara duvarlar kaldırılarak sergi salonuna dönüştürülmüştür.
Bu salonda Müze Köşk’ün mimarisi ve tarihî gelişimi, son dönem onarımı ve düzenlemesine ilişkin bilgiler ile Atatürk’ün yaşamı ve kullandığı eşyalar sergilenmektedir.
Amatör Gezgin'in Notları:
Çankaya Müze Köşk'ü Ankara'da yaşayan ve yolu düşen herkesin görmesi gereken müzelerden biri bence. Burayı gezdiğinizde Atatürk'ün önemli kararları aldığı bir yerden başka ev ve aile hayatına da tanıklık ediyorsunuz bir şekilde. Benim hayran olduğum diğer bir konu ise evin , dolayısıyla da Atatürk'ün ne kadar modern, sade, zarif zevklere sahip olduğuna bir kez daha tanık olmak oldu. Kütüphanedeki kitaplar ise gerçekten de muhteşem.
Ziyaret saatleri ve koşulları
Atatürk Müze Köşkü ziyaretleri Başbakanlık Çankaya Yerleşkesi 5 numaralı kapıdan giriş yapılmak suretiyle gerçekleştirilmektedir. Pazartesi günleri genel temizlik nedeniyle ziyarete kapalı olan Müze Köşk hafta içi randevulu olarak, Cumartesi-Pazar günleri ile Ulusal Bayramlar ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nde 13:00-17:00 saatleri arasında randevu alınmasına gerek olmaksızın ziyaret edilebilir. Müze ziyaretleri rehber eşliğinde ve en fazla 15’er kişilik gruplar halinde sıra esasıyla yapılmaktadır.
Detaylı bilgi için tıklayın

27 Eylül 2016 Salı

Uşak Arkeoloji Müzesi ve Karun Hazineleri



Uşak Müzesi, daha doğrusu "Karun Hazineleri" uzun zamandır görmek istediğim müzeler / eserler listesindeydi en sonunda bu sene kısmet oldu biraz maceralı ve hayal kırıklığı olsa da. Maceralı çünkü müzeyi gösteren hiçbir tabela vs yoktu şehir içinde. Navigasyonla gitmeye çalıştığımızda ise Uşak tam bir şantiye görünümünde olduğu ve neredeyse tüm yollar kazıldığı, tek yön olduğu için müzeyi bulmamız yaklaşık bir saati buldu.

Sonrası ise eserler açısından harika, müze açısından ise sergileme eksikleri, yanlışları yüzünden hayal kırıklığı oldu benim için. Tümülüslerden çıkarılan renkli duvar resimlerine, Karun hazinelerinin ince ve muhteşem işçiliğine hayran kaldım. Ama müze için aynısını söylemeyeceğim. Şimdiye kadar yurt içinde ve dışında yüzlerce müze görmüş, gezmiş birisi olarak bu kadar güzel eserlerin bu kadar kötü sergilendiğini görmemiştim. Gümüş eserler oksitlenmesini önlemek amacıyla "vakumlu" naylon torbalar içinde sergileniyordu. Vitrinlerin döşemesi ve pisliğini ise fotoğraflarda görebilirsiniz. Bunun sebebini sorduğumuzda müzenin yeni binasına taşınacağını ve orada her şeyin çok daha modern olacağını söylediler (tabela eksikliğini de taşınmaya bağladılar). Naylon poşet nedir? Teknoloji denen birşey var. Nem derecesini vs. ayarlayan sistemler var. Tamam belki bakanlık ödenek ayırmamış olabilir ama bu kadar övünülen ve geri almak için uğraştığın eserlere muamele bu olmamalı. Zaten sahip çıkamamış çaldırmışsın iki kere...
Bu noktada yine aklıma takılıyor Ulusal Müze meselesi. Niye her ilde arkeoloji müzesi olmak zorunda yada her ilde varsa niye önemli eserler belli başlı müzelerde toplanmıyor ve daha çok sanatseverin beğenisine sunulmuyor? Son 5 yılda sadece 769 yabancı turistin bu müzeyi ziyaret etmesi çok acı bence...



Karun kimdir?
Kroisos / Krezüs yani Karun Lidya’nın son kralıdır. M.Ö 560-540 yılları arasında Lidya’nın kralllığını yapan Karun zenginliği ve bolluğu ile ün salmıştır. Lidyalılar parayı bularak tarihte bir çığır açmış ve adını tarihe yazdırmayı başarmıştır. Bulunan altın rezervleri Lidya’yı zengin bir duruma getirmiştir. Bu buluş ilkçağ dünyasının altın çağıdır diyebiliriz.
Karun antik ve ortadoğu halkları arasında "Karun kadar zengin" vb. birçok halk deyimine ve efsanesine konu olan, ismi zenginlik ile bağlantılı olarak kullanılan kişidir. Antik çağın bilinen en zengin kralı olan Krezüs mitolojiye göre her tuttuğunun altın olması için tanrılara yalvarır; bu dileği kabul edilince mutluluğa erişeceğini sanır. Ancak çok zengin olduğu halde mutluluğu bir türlü bulamayan kral acı içinde kıvranarak ölür.
Tarihçi Taberi efsane ve deyimlerdeki kişinin Musa zamanında yaşayan farklı bir kişi olduğundan hareketle, Kroesus'un Arap, Yahudi ve Pers medeniyetlerinde Karun şeklinde anılmasının sebebi olarak Musa peygamber zamanında yaşamış olan Kârûn kadar zengin olmasından kaynaklandığı değerlendirmesini yapmıştır.
  
Karun Hazineleri
Bu hazineler Uşak'a yaklaşık 25 km. olan Güre kasabasında 1960'lı yıllarda çoğunlukla köylülerin soygunlarıyla tümülüslerden çıkarılıp satıldı ve Amerika'ya kaçırıldı. Hazinenin tamamı New York'taki Metropolitan Müzesi'nde 1985 yılında bir sergide gazeteci Özgen Acar tarafından görülmeleriyle bulundu. Dönemin Kültür bakanlığının uyarılması sonucu müzenin depolarında saklanan eserleri almak için 1987’de dava açıldı ve yaklaşık 40 milyon dolarlık masrafa yol açan hukuki süreçler sonunda 1993'de Türkiye'ye geri getirildi. İade, müze yetkililerinin eserlerin çalıntı olduğunu bildikleri halde satın aldıklarını kabul etmeleri ve 6 yıl süren davayı kaybedeceklerini anlamalarıyla gerçekleşti.

Uşak Arkeoloji Müzesinde sergilenen parçalardan en önemlilerinden biri sayılan Kanatlı Denizatı Broşu, 2006 yılında sahtesiyle değiştirildi. Mahkeme 8 kişiye 10 ay ile 12 yıl arasında değişen cezalar verdi. Eser 2012'de Almanya'da ortaya çıktı ve Interpol aracılığı ile Türkiye'ye iade edilmesi için çalışma başlatıldı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne teslim edildi.

Daha çok fotoğrafla tekrar okumak isterseniz tıklayın.

4 Eylül 2016 Pazar

Efes Müzesi



Türkiye'de gördüğüm en iyi müzelerden ikisi bu seneye denk geldi. Anlayacağınız müze delisi olan biri için çok keyifli zamanlar yaşadım ikisini de gezerken (diğeri de Aydın Müzesi).

Efes müzesi çoğunlukla Efes Antik kentinden çıkan buluntuları içeriyor. Özellikle Yamaç Evler kısmından çıkarılan eserler çok dikkat çekici ve muhteşem. Işıklandırması, eserlerin korunması ve sergilenmesi gerçektende çok başarılı. Sıkıntılı olan tek şey müzede tanıtıcı hiç bir broşürün olmaması ve personelin bilgi eksikliği ve davranış sıkıntısı. (Bende bunu hiç anlamam püfür püfür serin ve temiz bir yerde bütün gün oturduğun yerden para alırsın, yaptığın tek iş bilet kesmektir ve soru sorma gafletinde bulunana da beş karış suratla dövecek gibi davranırsın. 45 derecede açık havada çalışanlar ne yapsın o zaman?)



Efes Müzesi'nde en çok ilgi çeken eserler arasında Efes Artemis heykeli (MUHTEŞEM), yunuslu Eros, tavşanlı Eros, Eros başı, Priapos heykeli, mermer Artemis heykeli, Mısırlı rahip heykeli, İsis heykeli, çeşitli mitolojik tanrı heykelleri ve Sokrates başı bulunuyor.

Müzenin orta bahçesinde oluşturan arasta bölümünde ise eski Türk kasabalarındaki ticaret yaşamı ve kaybolmaya yüz tutan çeşitli el sanatları sergileniyor. Müzenin ayrı bir bölümünde Antik Çağ'dan başlayarak Osmanlı dönemini de kapsayan elektron, altın, gümüş, bakır sikkeler ve takılar yer alıyor.
Eğer yolunuz Selçuk ve civarına düşerse mutlaka görün bu harika müzeyi. Bence hiç pişman olmazsınız...
Giriş Ücreti: 10 TL
Müzekart geçerli

Daha çok fotoğraf eşliğinde tekrar okumak isterseniz yeni siteme tıklayın