Özellikle güneşli havalarda İstanbul'da gidilecek en keyifli yerlerden biri de Anadolu yakası'nda Çubuklu'da bulunan Hidiv Kasrı. Yemyeşil ve kocaman bahçesi'ndeki kafelerden birinde oturup güzel bir kahve yudumlamak insanı havada güzelse çok rahatlatıyor. Hidiv Kasrı şu anda Beltur'a bağlı bir restoran olarak işletiliyor ve hafta sonları açık büfe yemek ve brunch servisi de yapılıyor. Tarihine gelince; Hidiv Kasrı bir zamanlar Mısır Hidivi olan Abbas Hilmi Paşa'nın köşküdür. (Hidiv Osmanlı'nın Mısır valilerine verdiği bir ünvan) Paşa 1903 yılında bu araziyi, içindeki iki ahşap köşk ve 270 dönümlük bahçesini satın alır. 1907 yılında italyan mimar Delfo Seminati'ye (Delco Seminati olarak da geçiyor). Art Nouveau tarzındaki bu 1000 m2'lik köşkü yaptırır. Zamanında İstanbul'un en büyük gül bahçesine sahip olan bu köşkün en önemli özelliklerinden biri de buharla çalışan ilk asansörlerden birine sahip olmasıdır. (Bu konuda bir bilgiye ulaşamadım ama kendi adıma içindeki süslemelerde kullanılan hayvan figürlerinden buranın bir av köşkü olarak kullanıldığını düşünüyorum). Ana girişte ilk göze çarpanlar ise muhteşem bir çeşme ve çatıya kadar uzanan vitrayla kaplı olan tavandır. Uzun süre bakımsız kalan kasır 1980'li yıllarda restore edilmiş ve bir süre otel olarak da hizmet vermiştir.
6 Kasım 2008 Perşembe
Hidiv Kasrı
Özellikle güneşli havalarda İstanbul'da gidilecek en keyifli yerlerden biri de Anadolu yakası'nda Çubuklu'da bulunan Hidiv Kasrı. Yemyeşil ve kocaman bahçesi'ndeki kafelerden birinde oturup güzel bir kahve yudumlamak insanı havada güzelse çok rahatlatıyor. Hidiv Kasrı şu anda Beltur'a bağlı bir restoran olarak işletiliyor ve hafta sonları açık büfe yemek ve brunch servisi de yapılıyor. Tarihine gelince; Hidiv Kasrı bir zamanlar Mısır Hidivi olan Abbas Hilmi Paşa'nın köşküdür. (Hidiv Osmanlı'nın Mısır valilerine verdiği bir ünvan) Paşa 1903 yılında bu araziyi, içindeki iki ahşap köşk ve 270 dönümlük bahçesini satın alır. 1907 yılında italyan mimar Delfo Seminati'ye (Delco Seminati olarak da geçiyor). Art Nouveau tarzındaki bu 1000 m2'lik köşkü yaptırır. Zamanında İstanbul'un en büyük gül bahçesine sahip olan bu köşkün en önemli özelliklerinden biri de buharla çalışan ilk asansörlerden birine sahip olmasıdır. (Bu konuda bir bilgiye ulaşamadım ama kendi adıma içindeki süslemelerde kullanılan hayvan figürlerinden buranın bir av köşkü olarak kullanıldığını düşünüyorum). Ana girişte ilk göze çarpanlar ise muhteşem bir çeşme ve çatıya kadar uzanan vitrayla kaplı olan tavandır. Uzun süre bakımsız kalan kasır 1980'li yıllarda restore edilmiş ve bir süre otel olarak da hizmet vermiştir.
5 Kasım 2008 Çarşamba
Yaşayan bir tarih: Markiz Pastanesi
Markiz'in geçmiş yıllardaki müdavimleri ise tarihi önemini anlamakta yardımcı olacaktır: Namık Kemal, Şinasi, Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Abidin Dino, Sait Faik, Orhan Veli, Mina Urgan, Atilla İlhan, Haldun Taner ve daha nice isimler. Sonuç olarak Markiz Pastanesi İstanbul'da yaşayan ve bu tip mekanları seven herkesin gitmesi gereken yerlerden biri. En azından bir kahve içmek için. (Bu arada cheesecake'i ve tiramisu'su da bir harika bence deneyin) Dış cephe fotoğrafı www.turkeytravelplanner.com sitesinden alınmıştır
Etiketler:
İstanbul,
Yaşayan Tarih
3 Kasım 2008 Pazartesi
Sal - Pokut yaylaları
Tatilimizin son gününde 4x4 arabalarla ilk önce Sal Yaylasına oradan da yürüyerek Pokut yaylasına geçtik. İlk önce araba yolculuğumuzdan bahsetmek istiyorum. 4x4 dediğime bakmayın öyle lüks bir araç değil. Sanırım ordan burdan toplama yapılmış ama son derece kullanışlı ve sağlam bir araç. Her neyse ilk başta doluştuk arka tarafa oturduk sıralara sohbet ede ede çıktık Ayder merkezden. Yaylaya çıktığımızda rehberimiz Celal isteyenin arabanın üst tarafına oturup yola öyle devam edebileceğini söyledi. Eşim çıktı ilk olarak. (Bu arada gittiğimiz yolun son derece bozuk, taşlık, dar ve bir tarafın uçurum olduğunu söylemem gerek). Arabayla Pokut'un alt taraflarına ulaştıktan sonra yine dik bir yamaçtan başladık yaylaya tırmanmaya. Pokut Palovit'in üst taraflarında ve 2000 gibi bir rakıma sahip. Çok güzel ahşap yayla evlerine sahip ve en eski evin 250 yıllık olduğu söyleniyor. (O 250 yıllık evi göremesek de bir evin ahşap duvarına kazınmış tarihi 60'lı yıllara kadar giden yazılar vardı). Her yer yemyeşil çimenlerle kaplı harika bir yer. (Çimenler bolca deşilmişti. Rehberimiz geceleri yaylaya yaban domuzlarının geldiğini ve bunu onların yaptığını söyledi). Pokutta kısa bir mola verip bol bol çimenlerde yuvarlanıp fotoğraf çektikten sonra Sal Yaylasına gitmek için yola koyulduk. Türküler söyleye söyleye yarım saatlık bir yürüyüşten sonra Sal'a vardık. Sal'da da Pokut gibi elektrik hatları yer altından geçiyor ve iki yaylada da su kaynaklarına uzaklık sebebiyle su sıkıntısı var. Bu yaylada da ahşap mimari hakim. Mangalda sucuk, biber ve domatesten oluşan güzel yemeğimizin ardından Sal yaylasından ayrılıp yine yürüyerek arabamıza doğru yola çıktık. Dönüş yolunda arabanın tepesine bu sefer ben kuruldum ve hoplaya zıplaya adeta bir roller coster'a binmiş gibi o dimdik yoldan Çamlıhemşine vardık. (Demirlerin üzerine oturduğum için akşama her yanım ağrısa da çok keyif aldığım anlardan biri oldu. Fotoğraflardan birinde hareket eden arabanın kenarındaki benim). Akşam otelde yine horon ve tulum eşliğinde yapılan veda gecesinden sonra sabaha karşı beşte İstanbul'a doğru yola koyulduk. Kalbimizi Karadeniz'de bırakarak...
Kavron (Kavrun) Yaylası Horonu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







