6 Kasım 2008 Perşembe

Hidiv Kasrı






Özellikle güneşli havalarda İstanbul'da gidilecek en keyifli yerlerden biri de Anadolu yakası'nda Çubuklu'da bulunan Hidiv Kasrı. Yemyeşil ve kocaman bahçesi'ndeki kafelerden birinde oturup güzel bir kahve yudumlamak insanı havada güzelse çok rahatlatıyor. Hidiv Kasrı şu anda Beltur'a bağlı bir restoran olarak işletiliyor ve hafta sonları açık büfe yemek ve brunch servisi de yapılıyor. Tarihine gelince; Hidiv Kasrı bir zamanlar Mısır Hidivi olan Abbas Hilmi Paşa'nın köşküdür. (Hidiv Osmanlı'nın Mısır valilerine verdiği bir ünvan) Paşa 1903 yılında bu araziyi,  içindeki iki ahşap köşk ve 270 dönümlük bahçesini satın alır. 1907 yılında italyan mimar Delfo Seminati'ye (Delco Seminati olarak da geçiyor). Art Nouveau tarzındaki bu 1000 m2'lik köşkü yaptırır. Zamanında İstanbul'un en büyük gül bahçesine sahip olan bu köşkün en önemli özelliklerinden biri de buharla çalışan ilk asansörlerden birine sahip olmasıdır. (Bu konuda bir bilgiye ulaşamadım ama kendi adıma içindeki süslemelerde kullanılan hayvan figürlerinden buranın bir av köşkü olarak kullanıldığını düşünüyorum). Ana girişte ilk göze çarpanlar ise muhteşem bir çeşme ve çatıya kadar uzanan vitrayla kaplı olan tavandır.  Uzun süre bakımsız kalan kasır 1980'li yıllarda restore edilmiş ve bir süre otel olarak da hizmet vermiştir.

5 Kasım 2008 Çarşamba

Yaşayan bir tarih: Markiz Pastanesi




Bundan böyle yeni bir gezi yapana kadar İstanbulu anlatacağım elimden geldiğince bu sayfalarda. İlk bahsedeceğim yer benim çok sevdiğim, tarihe tanıklık etmiş bir yer olan Markiz Pastanesi. 23 yıl kapalı kaldıktan sonra 2003 yılında tekrar hizmete giren Markiz İstiklal Caddesi üzerinde Beyoğlu'na kravatsız, eldivensiz çıkılmadığı dönemlerin en önemli simgelerinden biri. Markiz öyle bir yermiş ki şapkasız girilmediği için pastanenin hemen yanında şapka kiralayan bir dükkan bulunurmuş. Tarihinden bahsedecek olursak; Markiz'in girişinde olduğu pasaj olan "Passage Orientale" 1840 olan açılış tarihiyle Pera'nın en eski pasajı. (Pasajın şimdiki adı Passage Markiz). Markiz Pastanesi ise önceleri LeBon (o yıllardaki sahibi Naum Tiyatrosu komilerinden Bay LeBon) adıyla faaliyet gösterirken Avedis Çakır 1940 yılında pastaneyi satın alır ve burada yapacağı çikolata ve şekerlemeleri o dönemde Paris'te üretilen ünlü "Marquise de Sevigne" çikolataları kalitesinde yapmak istediğinden pastanenin adını "Markiz" olarak değiştirir. Duvarlara Fransa'dan getirdiği Art-Noveau tarzı panoları yerleştirir ve pastaneyi vitraylarla süsler. Bu panolar dört mevsim temasını işlemektedir ama kışı simgeleyen pano İstanbul'a getirilirken kırıldığı için duvardaki yerini alamamıştır. Yaz panosu ise daha sonra sökülerek yerine büyük bir ayna asılmıştır. 1970'li yılların başında pastanenin bulunduğu bina satışa çıkarılır ve açılan davalardan sonra maalesef sonuç Markiz'in aleyhine sonuçlanır ve kapanır. Avedis Çakır'da Markiz'i kaybetmenin acısıyla bir süre sonra vefat eder. 1977 yılında Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından korumaya alınır. 1993 yılında Aksoy Şirketler Grubu burayı satın alır ve 2003 yılında tekrar hizmete sokar.
Markiz'in geçmiş yıllardaki müdavimleri ise tarihi önemini anlamakta yardımcı olacaktır: Namık Kemal, Şinasi, Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Abidin Dino, Sait Faik, Orhan Veli, Mina Urgan, Atilla İlhan, Haldun Taner ve daha nice isimler. Sonuç olarak Markiz Pastanesi İstanbul'da yaşayan ve bu tip mekanları seven herkesin gitmesi gereken yerlerden biri. En azından bir kahve içmek için. (Bu arada cheesecake'i ve tiramisu'su da bir harika bence deneyin) Dış cephe fotoğrafı www.turkeytravelplanner.com sitesinden alınmıştır

3 Kasım 2008 Pazartesi

Karadeniz'den yol manzaraları - 4




Sal - Pokut yaylaları / fotoğraflar





Sal - Pokut yaylaları





Tatilimizin son gününde 4x4 arabalarla ilk önce Sal Yaylasına oradan da yürüyerek Pokut yaylasına geçtik. İlk önce araba yolculuğumuzdan bahsetmek istiyorum. 4x4 dediğime bakmayın öyle lüks bir araç değil. Sanırım ordan burdan toplama yapılmış ama son derece kullanışlı ve sağlam bir araç. Her neyse ilk başta doluştuk arka tarafa oturduk sıralara sohbet ede ede çıktık Ayder merkezden. Yaylaya çıktığımızda rehberimiz Celal isteyenin arabanın üst tarafına oturup yola öyle devam edebileceğini söyledi. Eşim çıktı ilk olarak. (Bu arada gittiğimiz yolun son derece bozuk, taşlık, dar ve bir tarafın uçurum olduğunu söylemem gerek). Arabayla Pokut'un alt taraflarına ulaştıktan sonra yine dik bir yamaçtan başladık yaylaya tırmanmaya. Pokut Palovit'in üst taraflarında ve 2000 gibi bir rakıma sahip. Çok güzel ahşap yayla evlerine sahip ve en eski evin 250 yıllık olduğu söyleniyor. (O 250 yıllık evi göremesek de bir evin ahşap duvarına kazınmış tarihi 60'lı yıllara kadar giden yazılar vardı). Her yer yemyeşil çimenlerle kaplı harika bir yer. (Çimenler bolca deşilmişti. Rehberimiz geceleri yaylaya yaban domuzlarının geldiğini ve bunu onların yaptığını söyledi). Pokutta kısa bir mola verip bol bol çimenlerde yuvarlanıp fotoğraf çektikten sonra Sal Yaylasına gitmek için yola koyulduk. Türküler söyleye söyleye yarım saatlık bir yürüyüşten sonra Sal'a vardık. Sal'da da Pokut gibi elektrik hatları yer altından geçiyor ve iki yaylada da su kaynaklarına uzaklık sebebiyle su sıkıntısı var. Bu yaylada da ahşap mimari hakim. Mangalda sucuk, biber ve domatesten oluşan güzel yemeğimizin ardından Sal yaylasından ayrılıp yine yürüyerek arabamıza doğru yola çıktık. Dönüş yolunda arabanın tepesine bu sefer ben kuruldum ve hoplaya zıplaya adeta bir roller coster'a binmiş gibi o dimdik yoldan Çamlıhemşine vardık. (Demirlerin üzerine oturduğum için akşama her yanım ağrısa da çok keyif aldığım anlardan biri oldu. Fotoğraflardan birinde hareket eden arabanın kenarındaki benim). Akşam otelde yine horon ve tulum eşliğinde yapılan veda gecesinden sonra sabaha karşı beşte İstanbul'a doğru yola koyulduk. Kalbimizi Karadeniz'de bırakarak...

Kavron (Kavrun) Yaylası Horonu






Kavrondan inmemize yakın kulağımıza silah sesleri gelmeye başladı. Karar noktasından köye baktığımızda ise neredeyse bütün köyün meydandaki kahvenin önünde horon vurduğunu gördük. Rehberimiz Celal horono girmek için köylülere ısrar etmememiz, horonu bozabileceğimiz konusunda bizi tembihledikten sonra meydana gittik. Kadın-çocuk-erkek bütün köy oradaydı ve erkeklerin neredeyse hepsi "birazcık" sarhoştu. Etraf boş rakı şişeleri ile doluydu. Yaylaya veda gibi birşey düzenlemişlerdi. Birkaç köylü kadının fotoğrafını çekmek istedim maalesef izin vermediler. Horonu izlerken birden silahlar atılmaya başladı ve gezi grubunun çoğu çil yavrusu gibi dağılıp kahveye saklandı. Bende biraz korktum (Aman bu kafayla gümbürtüye giderim diye) ama fotoğraf çekme isteğim ağır bastı.