29 Ağustos 2009 Cumartesi

Galata Köprüsü


İlk Galata köprüsünün 1453’de, kuşatma esnasında kullanılmak üzere, yine haliç’te arz-ı endam ettiğini söylüyor tarihçiler. Daha sonraki dönemlerde yapılacak yeni köprüler için Leonardo Da Vinci’den Michelengelo’ ya kadar dönemin bir çok önemli ismi projeler geliştirmiştir. En önemli girişim 2. Beyazıt döneminde gerçekleştirilen; Leonardo Da Vinci'nin, Padişah’la temasa geçerek tasarımını sunduğu, fakat dönemin şartlarında gerçekleştirilemeyeceğine karar verilince vazgeçilmiş girişimdir.


Köprünün Leonardo Da Vinci tarafından çizilen ilk taslakları, codex leicester adlı defterinde yer almaktadır. Bu defter şu anda Bill Gates'e aittir. Leonardo'nun defterlerindeki notları arasında, 1502 yılında Osmanlı İmparatorluğu padişahı Sultan II. Bayezid'e Haliç üzerine yapılması için sunduğu 240 metre uzunluğunda bir köprü tasarımı bulunur. Çizimleri kabul edilmez. Yıllar sonra 2001 yılında, benzeri bir köprü Norveç' de yapılır. (Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 17 Mayıs 2006 tarihinde, Çırağan Sarayı, Yıldız Sarayı ve Sümela Manastırı restorasyonlarını yapan Bülent Güngör tarafından Leonardo'nun orijinal planında olduğu gibi bir köprü yapılacağını açıklamıştır. Bu köprü, orijinalinde olduğu gibi 240 metre uzunluğunda, 8 metre genişliğinde ve denizin 24 metre üstünde olacaktır Ancak bu şimdiye kadar hayata geçirilememiştir ne yazık ki).
Ancak Haliç’te, bu noktada kayıtlardaki ilk köprü 1845 yılında yapılmış, 18 sene hizmet vermiş adına da “cisr-i cedid” denilmiştir. İkinci galata köprüsü, 1863 yılında sultan Abdülaziz döneminde, ahşap olarak inşa edilmiştir. Üçüncü galata köprüsü ise 1875 yılında tamamlanan, 480 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde, 24 duba üzerine kurulmuş bir köprü olarak tarihe geçmiş ve 1912’ye dek İstanbul’a hizmet vermiştir. 4. Galata köprüsü 350 bin altına yaptırılan, 466 metre uzunluğundaki, 25 metre genişliğindeki köprüdür, 27 Nisan 1912 günü hizmete açılmıştır.

Yaşayan bir tarih: Rebul Eczanesi

Rebul eczanesi 1895 yılında Paris’teki eczacılık fakültesinden mezun olan Jean Cesar Reboul un Trabzon Hopa yolu nu inşa eden şirketin mühendisi olan babasını ziyarete gelmesi ile başlar. İstanbul un güzelliği ve büyüsü bu genç eczacıyı öylesine etkiler ki Rue de Pera denilen bu günkü İstiklal caddesinde yeni bitirilmekte olan Roumelie hanın altında eczane açmaya karar verir. Kendiside Pendik’te bir köşkte oturan bay Reboul geçen zaman içersinde bir anda en tanınan eczanelerden biri konumuna gelir.

1920 yılında ise orta okuldan fark imtihanı vererek üniversiteye geçebilen Kemal isimli genç eczacı adayı mesleki deneyimini arttırmak için staj yapmak üzere bay Reboul a başvurur. Ancak Rue de Pera da Fransızca bilmeyene iş verilmez sözü ile geri döner. Bunu kabullenemeyen genç Kemal bir yıl Fransız konsolosluğunun gece lisan kursuna gider ve ertesi yıl bu sefer Fransızca staj yapmayı talep eder. Bu azim karşısında itiraz edemeyen Reboul Kemali staja alır. İşte o günden itibaren anne ve babasını on dört yaşında kaybeden ve ikisi çocukken ölen yedi kardeşten biri olan Kemal canla başla çalışarak geleceğinin temelini atmaya başlar. 1923 yılında daha 19 yaşına gelmiş olan Kemal Eczacılık okulundan mezun olunca Bayramiç hükümet tabiiliğine tayin olur. Ancak bay Reboul ondaki kıvılcımı kayıp etmek istemediğinden o günün yüksek ölçüsü olan İstanbul valisine yakın bir maaşla onu eczanesi Grand Pharmacie Reboul de işe alır.
Bay Reboul un tüm prensiplerini kabul ederek ortaya koyduğu çalışma ve yükselme azmi ile eczanede önce Reboul un başlattığı özel formül kremleri imal eder. Kırışık giderici, sivilce önleyici, masaj yağları, el kremi gibi pek çok ürünü günün teknolojisine göre en iyi şekilde üretmeye başlar. 1936 yılında Bay Reboul un Pendik’teki evinde ürettiği Lavanda çiçeklerinden kolonya üretir ve bu öylesine beğenilir ki ürettikleri hiçbir zaman talebe yetmez olur. Bu durumda Fransa’nın Grasse kentine giderek bir Fabrikadan beğendiği bir bahçenin ürünü olan Lavandayı ürettirerek kolonyasını yapmaya devam eder. O tarihlerden günümüze gelen Lavanda kolonyası daima aynı bahçenin ürünü lavandanın aynı fabrikada esansa dönüştürülmesiyle üretilmektedir.

1937 yılında evlenen Kemal, 1938, 1943 ve 1948 de doğan üç erkek çocuk babası olmuştur. Babalarının mesleği böylesine sevmelerinden etkilenen çocukları da Eczacılığı seçerler. Cumhuriyet yasaları modernleşmeye uğrayınca soyadı kanunu ile MÜDERRİSOĞLU soyadını alarak yoluna devam eder.

Gelişen işlerinin yanı sıra ilaç ithaline başlar ve daha sonra Tek ilaç isimli firmasında ilaç imaline başlar. Ülkenin en parlak ilaç sanayilerinden olan bu fabrika yakın tarihe kadar gelir ve sonunda piyasa şartlarına yenilerek yaşamına son verir. Her üç oğlu da eczacılık sahalarında faal olup zaman içersinde Tek ilaç, Sifar ilaçları en son olarak ta Tekmen parfümeriyi kurarak günümüze kadar gelen bir hayatı oluştururlar.
Kemal Müderrisoğlunun en küçük oğlu Mehmet, Eczaneyi 1970 yılında devir alır ve bayrağı bu güne kadar taşır. Ülkenin en bilinen kolonyalarından biri olan Rebul Lavanda kolonyasının üretimini ise bu gün oğlu Kerim ve ortakları Rebul kozmetik adı altında oluşturdukları şirkette devam ettirmektedirler. Bu gün on beş ülkede Rebul kolonyalarını ve parfümlerini satma başarısını geçiren Kerim Müderrisoğlu da 2006 yılında Marmara Üniversitesi Eczacılık fakültesinden mezun olarak ailenin üçüncü kuşak eczacısı olur.
Günümüzde hala daha eczacılık konusunda lider olmayı devam ettiren Rebul eczanesi faaliyetlerine her gün bir yenisini ilave etmektedir.

Kaynak: www.rebul.com.tr

Meşhur Lavanta Kolonyası
Kemal Müderrisoğlu lavanta kolonyası üretim ve satışına 1940'lı yıllarda girdi. Fransa'nın Grasse kentinde lavanta tarlaları kapatıldı. O gün bugündür Türkiye'nin en eski eczanelerinden biri lavanta kolonya markasıyla ünlendi.
Sadece Mehmet Müderrisoğlu (55) baba mesleğine devam ediyor. Mehmet Bey de babası gibi hem reçeteden hem de parfümden anlıyor:
‘‘Lavanta tarladan sabaha karşı güneş doğmadan, çiçek açmadan toplanır. Çünkü çiçek açtığında koku kaçar. Lavanta yağış ister. Eğer yağış olmazsa o yılki ürün odunumsu kokar. Yağış fazla olursa da şekerimsi... Bir tek rekolteye bağlı kalırsak üretimde istikrarı yakalayamayız. O yüzden bizim kolonyada yüzde 97 natürel malzeme, yüzde 2-3 de tampon vardır.''
Rebul Lavanta Kolonyası'nın tiryakisi fazla değil. ‘‘Yılda 40-50 bin şişe üretiyoruz'' diyor Mehmet Müderrisoğlu ve ekliyor: ‘‘Aslında bu rakam için değmez ama baba yadigarıdır anlayışıyla devam ediyoruz.''

25 Ağustos 2009 Salı

Galata Kulesi





Galata Kulesi benim İstanbulda en çok görmeyi ve taş duvarlarına dokunmayı istediğim yerdi. Bunun sebebi de 7-8 yıl önce Ankara'da yaşadığım dönemlerde bir gece rüyamda Galata Kulesine gittiğimi görmüş, duvarlarına dokunmuştum. Gerçekten çok garip bir histi bu. O zamana kadar kulenin yakın çevresinin fotoğraflarını görmediğim halde rüyamda şu andaki halini, ara sokaklarını bire bir görmüştüm (bunu daha sonra tesadüfen anladım). O yüzden benim için özel bir yeri vardır bu tarihi mekanın. Galata Kulesine gittiğinizde İstanbulun muazzam manzarasını 360 derece izleyebilir, restoranında bu eşsiz manzara eşliğinde yemek yiyebilir ve kuleye çıkan ara sokaklarda çeşitli mağazalardan hoş şeyler alabilirsiniz. 

Galata Kulesinin Tarihi
Bizans imparatoru Justinianus’un hükümdarlığı sırasında 528 yılında inşa edilmiştir.
13. yüzyılda Cenevizliler tarafından kullanılan kule 1453 te İstanbulun fethi ile Türklerin eline geçmiştir. İstanbul'un fethinin ardından, Zaganos Paşa'nın buyruğuyla onarılan kuleye bir dizdar tayin edilmiştir. Galata surlarının baş kulesi olan galata kulesi 1509 yılında İstanbul'u sarsan ve küçük kıyamet adı verilen depremde hasar görmüş, 2. Beyazıt'ın buyruğuyla Mimar Murat Bin Hayrettin tarafından onarılmıştır.

Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde
"Fatih hazretlerinin tamir ettirdiği galata kulesi denizden 118 zira -yani yaklaşik 95 metre- yüksekliğindedir ki, göklere baş kaldırmıştır. zirvesi halis kurşunla örtülmüstür. İstanbul surlarının her yerden görünmemesine karşılık, bu galata kulesi çok uzaklardan dahi kolayca dikkati çeker. Bursa'daki Keşiş Dağından bile (yani Uludağ'dan) açık, seçik görülebilir. Kuleye çıkılıp dürbünle bakılsa, Bursa'nın imaretlerinin bile görüleceğini söylerler."


Fotoğraflar Galata kulesinden çekilmiştir. Son fotoğraf panaromiktir. Üzerlerine tıklayarak büyük hallerini görebilirsiniz.

Kule 15.yüzyılda tersane deposu ve 3. Murat (1574- 1595) zamanında müneccimbaşı Takıyeddin efendi tarafından rasathane olarak kullanılır, 16. yüzyılda Kanuni devrinde kule, Kasımpaşa tersanelerinde çalıştırılan forsa adı verilen savaş esiri hıristiyanları barındırmıştır. 1714 yılında bir itfaiye teşkilatının kurulması üzerine 1717 yılında kule’ye yangınları gözetleyecek gözcüler yerleştirilip yangın gözetleme kulesi olarak kullanılmıştır. Yine bu dönemde gece yarısını haber vermek için kule'ye mehterhan takımı yerleştirildi. 1918 yılında ise tepesine yerleştirilen "tayimbol" adlı araçla gemiler için saat kulesi olur.
1794 ve 1831 yıllarında tümüyle yanmış, 1875 fırtınasında ve 1894 depreminde zarar görmüş, 1960'lı yıllarda çatlakların oluşturduğu tehlike yüzünden kule halka kapatılmış ve tepeden tırnağa onarılmıştır. 1967 ye kadar süren çalışmalar sonunda külâhına nihayet kavuşan Galata Kulesi'nin ağırlığı 10 bin tondan 11 bin 200 tona çıkmış, yüksekliği ise 51 metreden 63 metreye çıkmıştır. restorasyonda yeni yükler zemine aktarılmış, iç duvardaki çatlaklar dikilerek onarılmış ayrıca bir de asansör eklenmiştir.


Fiziksel özellikleri:
Kule yerden 63 metre ve deniz seviyesinden 140 metre yüksekliğindedir. Çapı 8,95 metre ve duvar kalınlığı 3,75 metredir. 4. katta Osmanlı döneminde yapılmış mazgallar, 5. katta ise top namlularının yerleştirildiği yuvalar vardır

Hazarfen Ahmet Çelebi
Galata Kulesinden havalanarak Üsküdar'da doğancılar mevkiine konan Ahmet Çelebi, başarısından dolayı 4. Murat tarafından ödüllendirilmiş fakat tehlikeli bulunarak Cezayir'e sürdürülmüştür. Aslında kıtalararası ilk uçuşa havaalanı olarak ev sahipliği yapmıştır Galata Kulesi.

5 Mayıs 2009 Salı

Beypazarı





İki hafta kadar önce Beypazarına güzel bir gezi yaptık. Ankaralı olmama rağmen çoğunlukla iş yoğunluğundan Ankara'nın ilçesi olan bu küçük kasabaya hiç gitmemiştim. Doğruyu söylemek gerekirse pek umduğum gibi bir yerlede karşılaşmadım. Biraz daha Safranbolu havasında olmasını beklediğim Beypazarı beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü restorasyon adı altında tiyatro dekorunu andıran şekilde tekdüze boyanan yapılar tarihi dokunun kaybolmasını sağlamıştı. Beypazarı ve Nallıhan çevresi köylerde gördüğümüz "restore" edilmemiş konak ve evler çok daha güzeldi. Ama eski Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın da hakkını yememek gerek. Beypazarını en azından yıkılmaktan kurtarıp, belediye başkanlığı döneminde önemli işlere imzasını atmış. Beypazarı'nın tarihi ve diğer özelliklerine gelirsek;
Beypazarı Ankara'nın 100 km. batısında eski Ankara-İstanbul yolu üzerinde kurulu. Bu ilçeye ilk çağlarda hitit, frig, roma, bizans ve daha sonra da selçuklu ve osmanlılar egemen olmuş. Beypazarı Tarih ve Kültür Müzesinde ve Beypazarı Kent Tarihi Müzesi'nde bu dönemlere ve önceki dönemlere ait (Anadolu'nun çok eski dönemlerde iç deniz olmasından dolayı fosil kalıntıları da var) eser ve buluntuları görebilirsiniz.

Beypazarında gezilecek yerler: 


İnözü Vadisi:
İnözü Çayı'nın aşınmasıyla meydana gelen dar bir vadidir. Bu vadinin her iki tarafından üzerine çıkılması çok zor kayalıklar içine oyulmuş, batı yamaçları çok katlı görünümünde birçok mağara mevcuttur. Vadinin dik olan doğu ve batı yamaçlarındaki mağaraların bir bölümü çok yükseklerde bulunduğundan ziyaretleri çok mümkün değildir. Bu mağaraların eski çağlarda yapıldığı ve mesken olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Vadide bulunan mesire yerlerinde mola verip yeşillikler içinde kafa dinleyebilirsiniz. Örneğin Çeşmeli Bağ tesisleri oldukça nezih ve yeşillikler içinde huzurlu bir mola yeri. (Tel: 0312.762 65 54 / www.beypazaricesmelikonak.com)


Hıdırlık Tepesi: Tüm ilçeyi tepeden görmek isteyenlerin uğrak yeri olan bir alan. Tepede bir çay bahçeside bulunuyor. (Hava çok yağmurlu ve geç bir saat olduğu için biz burada çay içemedik)
İmaret meydanı:
Bu meydanda Beypazarına özgü çeşitli el sanatlarına ait dükkanlardan oldukça uygun fiyata alışveriş yapılabilir.
Beypazarı Tarih ve Kültür Müzesi: Bu 150 yıllık konakta çeşitli dönemlerden kalma tarihi eserler sergileniyor. Müzede bir de gelin odası bulunuyor.
Yaşayan Müze (Abbaszade konağı): 19.yy'dan kalma bu konakta tarihi eşyaların yanısıra çeşit çeşit Bindallılar da sergileniyor. Müzenin en önemli özelliklerinden biri de gelen ziyaretçilerin Ebru, ıhlamur baskı gibi el sanatlarını uygulamalı olarak yapabilmeleri ve nazara karşı küçük bir ücret karşılığı kurşun döktürebilmeleri ve üzerlik denilen, nazarı kovduğuna inanılan otlarla tütsü yapılıyor...
Beypazarı Kent Tarihi Müzesi: 1928 yılında inşa edilen ve bir dönem okul olarak kullanılan binada ilk çağlardan günümüze Beypazarı ile ilgili tüm belge ve eserler sergileniyor. Eski dönemlere ait esnaf ve sanatkar canlandırmalarını müzede görebilirsiniz. 


Bunların dışında hava muhalefeti yüzünden gezemediğimiz yerler de var tabiki. (yaklaşık ceviz büyüklüğünde dolu parçalarının hışmına uğradık) Boğazkesen Kümbeti, Yediler Türbesi, Gazi Gündüzalp Türbesi, Karadavut Türbesi, İvaz Dede Türbesi, Karaca Ahmet Sultan Türbesi, Gönen Vadisi, Tekke Yaylası gezip görülecek yerler arasında.

Beypazarında ne yenir:
Taş fırında toprak kaplarda pişirilen Beypazarı güveci, incecik sarılmış Beypazarı dolması, 80 kat ince yufkadan yapılan baklava, bir tatlı çeşidi olan Höşmelim, havuç lokumu ve Beypazarı havucu, Beypazarı kurusu denenmesi gereken lezzetler arasında. (Havuç suyunu ve Beypazarı kurusunu şiddetle öneririm)

Nerede kalınabilir:

Beypazarında konakların çoğu pansiyon ve otel olarak hizmet veriyor. Ama siz de benim gibi huyluysanız (eski konakların çoğunda tuvalet odanın dışında ortak kullanıma ait. Odaların içinde dolapların arkasına saklanmış sadece lavabo ve duş var) ama aynı zamanda da tarihi dokuyu hissetmek isterseniz İpek yolu Konağı bunun için birebir. Odalar oldukça temiz ve banyo sorunu yok. Isıtma çoğu yerin aksine kaloriferle yapılıyor ve müthiş bir kahvaltısı var.
Tel: 0312. 762 27 22 / www.beyipekyolukonagi.com

Beypazarından ne alınır:

Beypazarı gümüş işlemeciliğinde gelişmiş ilçelerden biri. Çeşitli gümüş eşyaları, el dokuması örtü ve eşarpları oldukça uygun bir fiyata alabilirsiniz.

Fotoğraflar konusundaki yardımları ve katkıları için fotoğraf sanatçısı ve dostum Moris Maçoro'ya teşekkürlerimi sunarım...


Güncelleme Nisan 2017

12 Mart 2009 Perşembe

Emek hırsızlarına...

Birkaç blogda bu konunun yazıldığını görmüştüm ve insanların böyle bir şeyi utanmadan nasıl yapabildiğine inanamamıştım. Benim de başıma ufak tefek bir iki şey gelmişti (binbir emekle yaptığım pastalarımın fotoğrafları diğer blogumdan benden habersiz izinsiz alınıp Facebook'ta bir yarışmaya yollanmıştı). Ama bu kadarına gözümle görmesen inanmazdım. Neden mi bahsediyorum? Tabi ki emek hırsızlığından. Bu kadar sinirleneceğimi, kızacağımı, üzüleceğimi tahmin etmezdim. Gezi yazıları yazılan bir internet sitesinin forum kısmında tesadüfen kendi çektiğim fotoğraflara rastladım. Tam bu ne ya? diye şaşkınlığımı atamamışken üzerimden yazıyı okuyunca daha da şok oldum. Pişkin adamın biri fotoğraflarımı kullandığı yetmezmiş gibi yazılarımı da birebir kopyalayıp yazmış. Bir güzel nerelerde ne yediğini, nerelerde kaldığını, nerelere tırmanıp nerelerden düştüğünü benim yazılarımla kendi yaşamış gibi anlatmış. Şimdi o adama sesleniyorum:

"Hey, emek hırsızı. Biz bloggerlar bloglarımızda bas bas bağırırken EMEĞE SAYGI diye sanırım sen bunları hiç görmedin. Yada gördün ve umursamayıp amaaan bana ne ben işime bakarım mı dedin? Hiç mi utanmadın benim emek, para, güç, çaba, zaman harcayıp, aman yanlış birşey yazmayayım diye saatlerce bilgisayar başında uğraştığım yazıları çalarken? Ama seni burdan uyarıyorum. Bu blog sayfası StatCounter isimli bir site tarafından kontrol edilmektedir ve hangi siteye üye olduğun, ismin ve bütün çalıntı yazıların tarafımdan tespit edilmiştir. Yakında üye olduğun siteye de bütün yaptıklarını bildirip, seni ve bütün çalıntı gezi yazılarını ordan sildireceğim". Buna emin ol...