17 Ekim 2010 Pazar

Çanakkale Şehitler Abidesi






Bu anıt Çanakkale savaşlarında şehit düşen yaklaşık 253 bin şehidimizi simgeleyen abidelerin en görkemlisidir.  Anıtın projesi 1944 yılında MSB tarafından açılan yarışma ile belirlenmiştir.Bu anıtımız ilk olarak Gelibolu Yarımadasında Alıçıtepe’de yapılması planlanmış ancak arazinin bozuk olması ve denize uzak olmasından dolayı vazgeçilmiştir. Daha sonra Hisarlık burnunda Morto’ya hakim 50 metre rakımlı olan Hisar Burnuna yapılmıştır. 1952′de yapımına karar verilmiştir. 19 Nisan 1954′te temeli atılmıştır. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı birkaç defa yapımı durmuştur ve nihayet 15 Mart 1958′de sadece gövde kısmı yapılabilmiştir. Anıt,  Milliyet gazetesinin açmış olduğu kampanya ile yeterli para toplanınca 1960′da tamamlanarak, 20.08.1960 tarihinde açılışı yapılmıştır
Anıtın kapladığı alan: 625 m2
Ayak sayısı (sutun sayısı): 4 adet
Ayaklar arasındaki mesafe:10 metre
Bir ayağın ebadı: 7.5×7.5 metre
Anıtın kaidesinden itibaren yüksekliği: 41.70 metre
Dört sütun üzerine oturtulan abide milletimizin sağlam temellere dayandığını ve yıkılmaz olduğu anlamını taşımaktadır. Uzaktan bakıldığında da Mehmetçiğin M harfi şeklinde gözükmektedir.Anıtın tavanına mozaikten Türk bayrağı işlenmiştir. Abidenin dört ayağında sekiz rölyef bulunmaktadır. Denize bakan dört tanesi deniz savaşlarını, karaya bakan dört tanesi de kara savaşlarını anlatmaktadır. 2005 yılında restorasyondan geçen anıt 2007 yılında bulunduğu alana yeni şehitlik inşa edilerek son şeklini almıştır. 

(Şu anda anıt oldukça harap durumda  ve çevresine bile yaklaştırılmıyor. Kısa bir süre öncesine kadar ücretsiz gezebileceğiniz bu muhteşem yapı sanırım şimdilerde Kültür Bakanlığının yeni uygulamasıyla maalesef ücretli ziyaret ediliyor...)


Nusrat Mayın Gemisi (Maketi) / Çanakkale


Nusrat Mayın Gemisi Maketi  1982 yılında yapılmıştır. Çanakkale Deniz Savaşlarına katılan Nusrat Mayın Gemisi'nin birebir kopyasıdır. Gemi, 42 m. boyunda, 7.5 m. genişliğinde olup, Çimelik Kalesi'nin sahil şeridindedir (Askeri müzenin içinde). Arka tarafından bulunan raylar üzerinde 18 Mart 1915'te kullanılan mayınlar bulunmaktadır. Geminin iç kısmında ise Çanakkale Zaferi ile ilgili eski gazete küpürleri, Nusret Mayın Gemisine ait seyir cihazları, Mayın Grup Komutanı Bnb. Nazmi Akpınar'a ayrılmış şeref köşesi ve Gemi Komutanı Yzb. Hakkı'nın üniforması yer almaktadır. Alt güvertede 1914-15 Çanakkale Deniz Savaşları kronolojik olarak anlatılmaktadır. Nusrat Mayın Gemisi'nin savaştaki rolü; beş dakika süreli dijital animasyon gösterisiyle sunulmaktadır. Gemi asgari 30 dakikada gezilebilmektedir. (Askeri müzeyi çok düşük bir ücret karşılığında pazartesi hariç hergün gezebilirsiniz).

Meçhul Asker / Çanakkale


Şehitliğin verdiği tarifsiz hislerden sonra aynı mekanda bulunan bu mezar insanı daha da garip yapıyor. Yüzlerce mezarı görüp, bu vatan için akıtılan kanları ve verilen canları düşündükçe vatanımıza daha da sahip çıkmamız gerektiğini görüp, sevgili Ata'mızın ne kadar büyük bir insan olduğuna bir kez daha şahit oldum...

Mezarın üzerindeki yazıdan:
"Çanakkale savaşı sırasında bir Anzak askeri tarafından Gelibolu yarımadası'ndan Avustralya'ya götürülen Türk askerine ait kafatası 10 mart 2003 tarihinde Avustralya hükümeti tarafından Türk makamlarına teslim edilmiş ve 18 mart 2003 günü defnedilmiştir."

Ebedi istirahatgahında rahat uyu Meçhul Asker...

Aynalı Çarşı / Çanakkale




1889 yılında İkinci Abdülhamid’in padişahlığı sırasında, Çanakkale’nin önde gelen Yahudi ailelerinden birinin üyesi İlya Halyo tarafından inşa ettirilmiştir. Doğrulanamayan bir iddia ise çok daha önceleri yapıldığıdır. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde Çarşı’dan söz edilmektedir. İlya Halyo ise sözkonusu çarşıyı onartmış ve kullanıma açmış olabilir. Çarşı Mart 1915’de Gelibolu çıkartması sırasında bombardıman ve yangınlarla tahrip olmuş. 1918-1921 yıllarında İngilizlerin Çanakkale’yi işgali sırasında, İngilizler atlarının barınacağı mekan olarak “Aynalı Çarşı’yı uygun görmüşler ve “ahır” olarak kullanmışlardır.

1921’den sonra bir dönem, giriş kapısı dışında büyük ölçüde yıkık kalmış ve çarşı olarak kullanılmamıştır. Resmi kayıtlarda bedesten arsası olarak yer almaktadır. Daha sonra arsaya 14 dükkan inşa edilmiştir. 1934’de Yahudilere yönelik saldırı ve yağma olayları sırasında kapının üzerinde yer alan kitabe sıvayla kapatılmış, 1967 yılında Sadi Fenercigil’in başkanlığında sırasında temizlenmiş ve bugünkü görünümü ortaya çıkmıştır. Aynı yıl kadastro uygulaması yapılarak çarşının krokisi çizilmiştir.

Aynalı Çarşı “Aynalı” mı ?:
Çarşı içinde eskiden atlar için koşum ve süs eşyası yapan dükkanlar yer alıyordu. “Ayna” denilen “at gözlüklerinin” çarşıda satılmasından dolayı bir tür benzetme olarak “Aynalı Çarşı” adının kullanılmakta olduğu sanılmaktadır. Bu durumda bugün mevcut çarşının girişine yerleştirilen büyük boy aynalarının Çarşı'nın özgün yapısıyla ilgisi bulunmamaktadır. (Bir Çanakkaleli olarak utanarak söylemem gerekir ki bende neden "Aynalı Çarşı" denildiğini bilmiyordum. Neden böyle dendiğini okuduğum zamanda girişe yerleştirilen aynalar anlamsız, hatta komik geldi bana...)

Aynalı Çarşı Türküsünün kökeni:
“Çanakkale içinde Aynalı Çarşı Ana ben gidiyom, düşmana karşı...”

Türküyü ilk kez Çanakkale Savaşlarına katılan Kastamonulu bir askerin söylediği bilinmektedir. Buradan daha Birinci Dünya Savaşı sırasında “Aynalı Çarşı” olarak anıldığı anlaşılabilir.

Kitabe : 
 Çarşı Caddesi üzerinden yürüyerek Aynalı Çarşı yönüne ilerlendiğinde Çarşının giriş kapısının üzerinde yer alan beyaz mermer kitabe gelenleri karşılar. Üst iki satırı “talik” yazı tarzındadır. Sol alt köşede İbranice yazı yer almaktadır.
Kitabe de:

Birinci satır : Sultan-ı mâ adelet-i unvan-ül Gazi Abdülhamid-i Sani Efendimiz Hazretlerinin saye-i ihsaniye-i

İkinci satır : Eser-i gayret-i perverde tebaa-i sadıka-i Müseviyye’sinden İlya Halyo bendelerinin yaptırdığı çarşı-yı dil-nişindir. Sene Hicri Muharrem 1307 (1889)

Türkçesi :Birinci satır : Adaletliliği ile tanınan Sultan Gazi İkinci Abdülhamid Efendimiz Hazretlerinin lütuf ve sahip çıkmalarıyla.

İkinci satır : Kendilerine bağlı, Musevi uyruğundan İlya Halyo kullarının çabalarıyla yaptırılmış ve gönülde yer tuta(cak)n çarşıdır. Yıl Hicri Muharrem 1307 (Kasım-Aralık 1889) denilmektedir.

Eski Çarşının Yapısal Özellikleri :
Çarşının özgün durumuna ilişkin kayıtlar incelendiğinde tipik bir arasta özelliği gösterdiği ve İstanbul’daki Mısır Çarşısı’nın “minyatürü” olduğu anlaşılmaktadır. Birinci Dünya Savaşındaki bombardıman öncesinde, üzerinin küçük kubbelerden oluştuğu, kimi kubbelerde yer alan -hamamlardakine benzer biçimde- çokgen köşeli pencerelerle doğal aydınlatmanın sağlandığı belirtilmektedir. Elde edilen en eski tarihli (1960-1961) Aynalı Çarşı fotoğrafından anlaşıldığına göre Çarşının üzerinin daha sonra açık hale geldiği ve 1967’deki onarım sırasında bugünkü çatısının yapıldığı anlaşılmıştır. Çarşının ilk zamanlarda bugünkü durumunda olduğu kadar uzun olmadığı ve kapısından itibaren 14 dükkanı kapsayan “Bedesten arsası” olarak 5 Şubat 1946 tarihli tapu kayıtların da yer aldığı görülmektedir.

Şimdiki Çarşının Yapısal Özellikleri :
Restorasyon Projesi Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu tarafından çizilmiş ve Edirne Kültür Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 01.06.2000 tarih ve 6134 sayılı kararı ile onaylanmıştır. Tek katlı, betonarme bir iskelet üzerine 50 adet dükkan, wc, güvenlik ve çay ocağı projelendirilmiştir. Çarşıya giriş mevcut durumuna uygun olarak dört yönden sağlanmaktadır. Ana giriş kapısı, vitraylar ve kitabe aslına uygun olarak korunmuştur. Diğer giriş kapıları ana kapıya benzer şekilde kemerli ve vitraylı olarak yapılmıştır. Giriş koridorları genişlikleri ve işlevleriyle kullanımlarını sürdürmektedir. Dükkanlar 15-30m2 arası değişen alan büyüklüklerinde, mevcut dükkan büyüklüklerine göre projelendirilmiştir. Kemerli giriş kapıları ile dükkanlara girilmektedir. Kapılarda ahşap doğrama çerçeve, kemer ve sütunlarda ise Assos taşı kullanılmıştır. Koridorlar ve dükkanların zemini doğal taşla kaplanmıştır. proje kapsamında Çanakkale Belediyesince başlatılan inşaat çalışmaları 2007 yılı Mayıs ayında tamamlanmıştır .Çarşının özgün mimarisinden günümüze ulaşan giriş kapısı ve kitabesidir.

(Türküsü bile olan Aynalı Çarşı'nın şu anda Kemer, Antalya vs. gibi yerlerde sıkça rastlayacağımız turistik çarşılardan hiçbir farkı yok ne yazık ki. Çarşıda bir iki dükkanda bulabileceğiniz asker şapkaları dışında satılan tüm ürünler Çin, Endonezya vs. gibi ülkelerden gelen ve hiçbir özelliği olmayan şeyler...)



Seyit Onbaşı Anıtı / Çanakkale


Kilitbahir yakınında Mecidiye Şehitliğinin karşısında bulunan alandaki bu anıt, Seyit Onbaşı’nın anısına yapılmıştır. Seyit Onbaşı Edremit’in Havran-Çamlık (Çamlık Köyü'nün esl adı Manastır'dır.) Köyü’nde 1889 yılında dünyaya gelmiş, 1909 Nisan Ayında askere alındı.1912 yılında Balkan Savaşlarına katıldı. Savaş bittiğinde terhis edilmedi.Topçu eri olarak Çanakkale Cephesinde görev aldı.. Askerliğinin 6.yılında Gelibolu Mecidiye Bataryasında topçu eri iken Queen Elizabeth ve Ocean zırhlılarının açtığı ateş sonucu açılan çukura baş aşağı beline kadar gömülmüştür. Yanındaki sıhhiye eri Onu bacaklarından çekerek kurtarmıştır. O sırada bataryada bir tane top ve birkaç topçu eri hayatta kalmıştır. Gemilerin ateşi devam etmekte iken topun mermiyi kaldıracak olan metaforası (vinci) isabet aldığı için parçalanmıştır. Bunun üzerine Seyit Onbaşı, 276 kg.lık mermiyi arkadaşı Niğdeli Ali’nin yardımı ile sırtlamış ve bu şekilde topun altı basamağını çıkarak mermiyi topa sürmüş ve ateşlemiştir. Bu atışla Ocean’a isabet eden mermi gemiyi hareketsiz bırakmış ve bir süre sonra da Ocean batmıştır. Bundan sonra Türk Müstahkem Mevkileri Komutanı Miralay Cevad Bey (Alb.Cevat Çobanlı) eliyle Ona onbaşı rütbesini takmıştır. 

Seyit Onbaşı Kurtuluş Savaşı’na katılmış ve yaralanmıştır. 1918 sonbaharında Köyüne Dönmüştür.1943 yılında Soyadı Kanunu ile ÇUBUK soyadını aldı. 1939 yılında (50 yaşında iken) zatürreeden ölmüştür. Bugün doğduğu köye, Havran’daki ilkokula ve bir sokağa Onun ismi verilmiştir. Havran’da top mermisini taşırken temsil edilen bir heykeli bulunmaktadır.

Mecidiye Bataryasının bulunduğu yerde o günün anısına mermerden bir kaide üzerinde dikdörtgen şeklinde yukarı yükselen Mecidiye Anıtı bulunmaktadır. 


Kişisel Not: Anıtın bulunduğu yerde özellikle güneşin batışını izlemek büyük bir keyif. Bölgede yaşanan büyük savaş ve kahramanlıklar (özellikle gün batımında) insanda değişik duygular bırakıyor...

15 Ekim 2010 Cuma

Milet Antik Kenti Fotoğrafları







Milet Antik Kenti / Söke








Milet Anadolu'nun batısında, Ege bölgesinde (klasik adı Meander olan) 'Büyük Menderes Nehrinin hemen ağzına yakın deniz kıyısında bir antik liman şehridir. Şimdi Aydın'in Söke kazasında Akkoy'un 5km. kuzeyinde ve Balat köyü yakınında bir harebe halinde olup limanı Büyük Menderes tarafından doldurulduğu için yaklaşık 10km denizden içeride bir mevkidedir.

Tarihçe

Bronz devri ve Girit Minoa ilişkileri
Milet'de Bronz Devri arkeolojik kalıntıları MÖ 1900 civarında ticaret ile ele geçirilmiş olan Girit Minoa medeniyeti tarafından üretilmiş bronz eşyalar halinde görülmektedir. Bundan çıkarılan sonuca göre, Milet bu devirde, Anadolu'nun içleriyle ilişkilerle değil, Ege Denizi'nden gelen ilişkileri ile gelişmiştir. Antik Milet şehrinin bulunma efsanesine göre şehrin ilk yaşayanları Girit üzerinden gelmiştir. Miletus'un bulunduğu yere yakın, denizden epeyce yüksek bir tepe mevkinde ilk defa Giritliler tarafından bir yerleşke kurulmuş ve bu onlar tarafından tahkim edilmiştir. Eskiden Lelegler tarafından yerleşilmiş olan ve onların elinde bulunan şimdiki Miletus mevkindeki araziler üzerine, Sarpedon eski Giritliler tarafından kurulan şehirden getirdiği koloniciler ile yeni bir şehir kurmuş ve bu yeni kurulan şehir Miletus anısına adlandırılmıştır.

Diğer antik şehirlerin aksine olarak, Milet hakkında eski klasik tarihçiler ve coğrafyacılar şehrin kurulması hakkında daha renkli efsaneler anlatmamaktadırlar.

Hitit dönemi
Miletus hakkında ilk yazılı arkeolojik kaynaklar Geç Bronz Dönemi'ne ait olup bunlar Hitit kaynaklıdır. Bu yazılı belgeler Milet şehrinin o zamanlar bir Hitit şehri olduğunu doğrulamaktadırlar. Diğer taraftan, Milet şehrinin surlarının da diğer Hitit surlu şehirler planına göre inşa edildiği gösterilmiştir.

Hitit Boğazköy arşivlerinde Milet hakkında tarihleri tam olarak saptanamayan çivi yazısı vesikalar da bulunmuştur. Bu vesikalarda Milet ismi değişik şekillerde (Milawata, Milwata) yazılmıştır.

Antik çağlarda
Yunan eserlerine göre Milet'de ilk yaşayanlar Karyalılar ve Leleglerdir. Homer'in yazdığına göre Truva Savaşı sırasında Milet bir Karya şehri idi. Trova savaşının sonlarında Pylos'da bulunan iç kalede Milet'den gelmiş "Mil[w]atiai" asıllı kadın esirler bulunduğu da belirtilmiştir.
Bronz döneminin sonunda ortaya çıkan denizden gelen kavimler (Mısır'da Hiksoslar) göçleri ile Milet'in tekrar zarar uğradığı ve yanıp yıkıldığı bildirilmektedir.

Milet şehri efsanesine göre Atina'lı Kodru'un oğlu Neleus koloniciler başında Milet'e gelmiş ve Miletli erkeklerin hepsini öldürerek onların karılarını alıp Milet'i bir koloni olarak yeniden kurmuşlardır. Efsaneye göre Milet'li kadınlar bundan hoşlanmamış ve yeni kocaları ile bir masaya oturmamaya karar vermişlerdir.

Antik Yunan çağlarında bir bağımsız şehir olan Milet önce Neleus soyundan geldiklerini iddia eden krallar tarafından idare edilmiş; MÖ 800den sonra şehri idare eden aristokrat soylular olmuştur. MÖ 687den itabaren şehrin idare şekli, tiran adı verilen tek olarak mutlak idareci, diktatörlere geçmiştir. Milet şehiri Anadolu'da oniki İyonya şehrinin kurmuş olduğu İyonya Ligi üyesi olduğu görülmektedir. 

Klasik Yunanistan daha yeni gelişmekte iken, İyonya'da merkez durumundaki Milet, Anadolu kıyılarında birdenbire bir sanat, ilim ve felsefe merkezi olarak parlamıştır. Antik Yunan medeniyetinin bilimde ilerlemesi Milet ekolu yoluyla başlamıştır. Klasik çağların çok ünlü Milet asıllı tabiat alimleri arasında Thales, Anaksimenes, ve Hecataeus sayılabilir. Thales M.Ö. 582'de güneş tutulmasını önceden hesaplayıp astronomi ve geometride yeni teoriler üretmiş; Anaksimenes varoluşu açıklamaya çalışmış; Anaksimendros tanrılara dayanmayan evrensel kanunları taşlara kazdırmış; Hecataeus corafyada üstünlük göstermistir. Birbirine parallel ve birbirine dik sokaklardan oluşup bir ızgara gibi dikdortgen bloklar ortaya çıkaran yeni şehir planlama sistemi Milet şehri planlamacısı Hyppodamos tarafından geliştirilmiş; Milet'e uygulanmış ve sonra Roma İmparatorluğu'nun özellikle ordu merkezi ve ordu mensuplarının kurduğu koloni yeni şehirlerinde uygulanmıştır.

Arkeolojik kazılar ve kalıntılar
Milet'de ilk arkeolojik kazılar 1873de Fransız arkeologu Olivier Rayet tarafından yapılmıştır ve onu Alman arkeologu Theodor Wiegand'ın yaptığı kazılar takip etmiştir. Fakat kazılar devamlı yapılmamış; zaman zaman harpler ve diğer nedenlerle aksamıştır. Şu anda Milet'te kazılar Almanya Bochum'daki Ruhr Üniversitesi tarafından organize edilmektedir.

20. yüzyıl başında Theodor Wiegand arkelojik araştırma ve kazılarına ait eserinde Milet'te bulunan 
Helenistik ve Roma dönemden kalma eserler şöyle sıralanmıştır:
• Buleuterion: Şehir Senatosu'nun toplantı salonu. 1.500 kişi alacak kapasitede.
• Kuzey, Güney ve Batı Agorası: Bu pazar yerine girişte yapılmış olan giriş anıtı parçalarına bölünerek Berlin'e taşınmıştır.
• Nimfeaum: Heykellerle bezenmiş mermerden üç katlı halk havuzu ve çeşmesi
• Delphinion: Şehrin ana tapınağı. Bu tapınak- sığınak yüksek duvarla çevrilidir. Ortasında Helistik devirden kalan bir yuvarlak bir kahraman anısına anit-bina (heroon) bulunmaktadir
• Stadium: 230m uzunlukta 74m genislikte olup bir duzluk arazide sehrin en eski binalari uzerine etrafina kemerler kusaklar halinde uzerine seyirci oturma yerleri ile yapilmistir .
• Faustina Hamamı: Roma devrinde (MS. 161-180) de Roma İmparatoru Marcus Aurelius'un karısı Faustina tarafından verilen para ile yapılmıştır.

Diğer eserler de şöyle sıralanabilir:
• Roma Hamami: MÖ 1. yuzyılda yapılmış; üstü açık atletik eksersizler için bir pleastra ve büyük bir avlu etrafında 5 büyük odadan ve bazı küçük odalardan oluşmaktadır.
• Tiyatro : 15.000 kişilik. MÖ 4. yuzyılda yapılıp; Helenistik devride genişletilmis ve şimdiki şekilini Roma döneminde almıştır. 140m çapında bir yarim daire seklinde olup seyirci oturma yerleri bir tepenin güney tarafında olup tiyatronun üst katlarından şehirin 4 limanı da görülmekte; önünde 30m yükseklikte bir şimdi yıkık giriş ve sahne arkası ve ama şimdi tam olarak bir sahne yeri bulunmaktadır.
• Athena Tapınağı: MÖ 5. yüzyılda yapılan bir İonik usulde tapınak ve anıttır. Şehrin en eski binasıdır.
• Kutsal Yol: Bu sokak 100m uzunlukta ve tretuvarlar hariç 28m genişliktedir. Kaldırım taşları Roma İmparatoru Trajan zamanında tamir görmüştür.
• Kutsal Kapı: Demir Kapı olarak bilinmekte; şehir savunma kapısı olup Kutsal Yola açılmaktadır. MÖ 5. yüzyılda yapılıp Roma İmparatoru Trajan (MS. 98-117) zamanında restore edilmiştir.
• Liman Anıtı: MÖ 31'de yapılan Actium Deniz Savaşı anısınadır ve yarı balık yarı insan bir Triton röliyefi halindedir.
• Diğer tapınma binaları: Şehrin tarihsel önemini ve kozmoplit yaşamını gösteren çeşitli tarihi tapınma yerleri bulunmaktadır:
• Serapis: Mısır'da Ptolemi hanedanının resmi dini olup eski Mısır tanrılarını ve tapınma gelenek ve göreneklerini de içerlemektedir. MÖ 3. yüzyılda basilika planına göre yapılmış olup önünde üç sutunlu bir anıtsal kapı bulunmakta.
• Asclepius tapınağı. Sağlık için tapinak. Buleuterion'un hemen sağında bulunan bina.
• Sinagog:Liman Anıtının kuzeyindeki iki küçük tepe arasındadır.
• Bizans kiliseleri:
Roma Hamamı güneyinde Piskopos Sarayı ve yanındaki Bizans kilisesi.
Delphinion yanında yüksek duvarları kısmen restore edilmiş bir Bizans kilisesi.
Nimfaeum'nin hemen doğusunda geniş bir apse ile üç iç yoldan oluşan bir büyük Bizans kilisesi

İlyas Bey Camii: 1494de Menteşe Beyi İlyas Bey tarafından yaptırılmış olan külliyeden tek kalan parça. Agora'dan 200m, Kutsal Yol'dan 1km uzaktadır. Tek minareli ve tek kubbelidir. Mimberi ve mihrabı çok güzel işçilikle yapılmıştır. Duvarlar ve taban mermerle kaplıdır. Selcuk devleti çöküşü ile ortaya çıkan ufak beyliklerde İslam-Turk sanat anlayışının kaybolmadığına bilakis geliştiğine çok güzel göstergedir.

Yirminci yüzyıl başlarında, yapılan Theodor Wiegand idaresindeki Alman arkeolojik araştırma ve kazıları sonunda hemen hemen tümüyle Güney Agorasi için anıt şekilde olan Milet Pazar Kapısı taş taş parçalara ayrılmış; taşlar Almanya'ya taşınmış ve yapı yeniden birleştirilmiştir. Ortaya çıkan bu şaşaalı antik eser Berlin'de Bergama Müzesi'nde özel bir odada gösterilmektedir.
Milet'de bulunan birçok eser yurtdışına (özellikle Paris Louvre Müzesi'ne) götürülmüştür. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde de Milet'ten çıkarılan bazı eserler bulunmaktadır. Sonraki kazılarda çıkan diğer önemli eserler 1963'den beri Didim, Aydın'da bulunan Miletus Müzesinde saklanıp gösterilmektedir.

İlyas Bey Camii / Söke




Söke’de Miletos’un yanındaki Balat Köyü’ndedir. Menteşoğullarından İlyas Bey tarafından 1404 yıllarında yaptırılmıştır. Cuma Camisi ismiyle tanınan bu caminin yapımında Miletos antik kentinin mermer blok taşlarından yararlanılmıştır. Bu yüzden de caminin içerisi ve dışı düzgün mermer bloklarla kaplanmıştır. Kare planlı caminin kuzeydeki mermer, taş işçiliği yönünden önemli sivri kemerli kapısı üzerinde h.806 (1403) tarihli üç satırlı yazıtı bulunmaktadır.
İbadet mekânını öreten kubbesi sekizgen bir kasnak üzerinde 14 m. Çapında olup, üzeri kiremitle örtülüdür. İçerisi her duvarda iki sıra halinde dörder pencere ile aydınlatılmıştır. Doğu duvarındaki ilk sırada bulunan pencerelerin üzerine çini kakmalı ayetler işlenmiştir. İkinci sıradaki pencereler ise geometrik desenli vitraylarla kaplıdır. Caminin 5.20x7.35 m. Ölçüsündeki mermer mihrabı geometrik desenlerle bezenmiş olup, çağının en güzel örneğidir.
Caminin karşısındaki dört köşeli 1404 tarihli kubbeli türbe İlyas Bey’e aittir. Menteşeoğulları döneminden kalan medrese ve imaret harap durumda olup, bunlardan iki katlı medrese bir avlu etrafında tonoz üst örtülü odalardan meydana gelmiştir.

İçeride çalışma olduğundan ve pek de sağlam görünmediğinden içeri girip görme şansımız olmadı ne yazık ki...


2012 yılında gelen ek:

İlyas Bey Camii Ege bölgesinin önde gelen firmalarından biri olan Söktaş'ın sahipleri olan Muharrem ve Hilmi Kayhan'ın himayesinde restore edilmeye başlamıştı. Bu restorasyon tamamlandı, hatta Europa Nostra tarafından "tarihi yapıların onarımı ve korunması" kategorisinde de ödüle layık görüldü...

Priene Antik Kenti / Söke






Priene Aydın Söke'de Efese yaklaşık 100 km uzaklıkta kurulmuş bir İyon (Antik Yunan) şehridir. Şehir Menderes nehrinin 10 km kuzeyindedir. Şehir kurulduğunda deniz kıyısındaydı. Menderesin alüvyonu nedeniyle şimdi kilometrelerce kara içerisindedir.

Belus'un oğlu Aegyptus yönetiminde İyonlar tarafından kurulduğu kabul edilirM.Ö. 6. yüzyılın ortalarında şehrin "Bilge"si Bias yönetiminde, şehir tekrar canlandı ve zenginleşti. M.Ö. 545 yılında Pers Kralı Cyrus (Kurash) tarafından ele geçirildi. Şehir Perslere karşı İyon Başkaldırısı na (M.Ö. 499) 12 gemi ile katildi. Komşusu Samos (Sisam) ile ortaya çıkan anlaşmazlıklar veBüyük İskender in ölümünün ardından çıkan karışıklar dolayısıyla şehir güçsüzleşti. Roma 155 yılında şehri, Bergama (Pergamon) ve Kapadokya krallarının elinden kurtarmak durumunda kaldı.

Kapadokya kralının asi oğlu Orophernes, Romalıların şehri alması ile Priene’ye gömdüğü hazinesine ulaştı ve adak olarak şehirdeki Athena tapınağını onardı. Roma ve Bizans yönetimi altında zengin bir şehir olarak kaldı. M.S. 13. yüzyılda şehir Türklerin eline geçti.
Şehir, 4. yüzyıl da tekrar kuruldu. Şehrin yeni planı, yolların birbirini dik açı ile kestiği bir dikdörtkendir. Bu plan günümüzün modern şehir planı Grid in öncüsünü oluşturur. Şehrin üzerine kurulduğu dik yamaç güneye bakar. Şehrin Akropolis'i 230 m yukarıdadır. Şehir güvenlik kuleleri olan 2 metre kalınlığında taş duvar ile çevrilidir. Şehre giriş, üç ana kapıdan yapılır.
Akropolisin aşağısındaki yamaçta Demeter tapınağı bulunmakta idi. Şehrin, 7m genişliğinde doğu-batı doğrultusunda altı ana yolu ve buları dik kesen genişliği 3.5 m olan 15 tali yolu vardır. Şehirdeki tüm kavşaklar arasındaki mesafe aynıdır. Dolayısıyla şehir 80 eşit alanlı bloğa ayrılmıştır. Özel evler, her bloğa sekiz ev seklinde düzenlenmiştir. Şehirde temiz su ve kanalizasyon yapıları açıkça görülebilir. Priene evleri ile eski Pompei evleri arasında benzerlikler vardır. Athena Polias tapınağı, şehrin bati yarısında, ana yolun kuzeyinde yüksek bir terasa kurulmuştu. Yüksek bir isçiliğin eseri bir merdivenle çıkılan bu tapınak ön yüzünde 6 kolonu bulunan (hexastyle) bir yapıya sahiptir. Tapınağın mimarı aynı zamanda Dünyanın Yedi Harikasından biri Mausoleum'un da mimari Pytheos'tur. 1870'te Athena heykelinin kaidesinin altında, Kapadokya tarafından yapılan restorandan kalması olası, Orophernes resimli gümüş yirmi-drahmiler ve bazi mücevherler bulunmuştur. 
Ana yolun bir yanında, yüzü yola bakan bir seri toplantı binaları diğer yanında ise güzel bir alışveriş merkezi vardır. Kuzeyde, Belediye binaları, Roma tipi gymnasium ve iyi korunmuş bir tiyatro vardır. Şehir planının ortasındaki tüm yapılar gibi, Isis ve Asclepius tapınakları tamamen harap haldedir. Büyük bir stadyum, şehrin en alçak yerinde, güneyde duvarların içinde kurulmuştu ve İyon zamanından kalan gymnasium ile bağlantısı vardı.

St. Jean Kilisesi / Selçuk
















Amatör Gezgin'in Notları:
Tarihte bu kadar önem arz eden bir merkezin bakımsızlığı, kötü restorasyonu ve görevlilerin umursamazlığı açıkçası beni çok üzdü ve hayal kırıklığına uğrattı. Umursamazlık diyorum çünkü Hz. İsa'nın 12 havarisinden olan ve hıristiyanlarca kutsal sayılan ve bizlerin de saygı duymamız gereken St. Jean'ın mezarının olduğu bir mekanda köpeklerini de alıp, "pazar gezmesine" çıkan insanların oraya sokulmaması gerekiyordu. (bu arada kimse yanlış anlamasın iki köpek sahibiyim ve köpeklere düşman yada "mekruh" görenlerden de değilim ama başka dinden olanların hac ziyareti için geldikleri bir mekana daha saygılı olmamız gerektiği inancındayım). Bu arada bu mekanın birçok yerinin tuvalet olarak kullanıldığını ve turist gruplarının bunlara şahit olup büyük bir tiksintiyle oradan uzaklaştıklarına da maalesef şahidim...

İzmir ili Selçuk ilçesinde, Selçuk Kalesi’nin bulunduğu Ayasuluk Tepesi’nin güneyinde bulunan bu kiliseyi Bizans İmparatoru Iustinianus (527–565) MS. VI. yüzyılda Aziz St. Jean adına daha önceki yapı kalıntılarının üzerine yaptırmıştır.

Tarihçi Eusibos’tan öğrenildiğine göre St. Jean MS.37–42 yıllarında Kudüs’ten ayrılmak zorunda kalmış, Anadolu’ya gelerek Hıristiyan dinini yaymaya çalışmıştır. Aziz Paulos’un öldürülmesinden sonra Ephesos’ta bulunan bugünkü yapıdan önce var olan bir kilisenin başına geçmiştir. Ölümünden sonra vasiyeti uyarınca bu kiliseye gömülmüştür. MS. VI. yüzyılda Hıristiyanlık Ephesos’ta güçlenince de mezarının üzerine ahşap çatılı bir bazilika yapılmıştır. Günümüze gelen kilise ise Bizans İmparatoru Iustinianus (527–565) tarafından MS. VI. yüzyılda yaptırılmıştır.

MS. VII. ve VIII. Yüzyıllarda Arap akınları Selçuk’ta da etkili olunca, kesme taş ve tuğladan yapılmış olan kilisenin çevresi surlarla kapatılmış ve böylece şehir ile birlikte koruma altına alınmıştır. Kilisenin çevresi 20 kule ve surlarla çevrilmiş, Ephesos’a yönelik görkemli bir de kapı yapılmıştır. Bu kapıdan içerisine girilen kilisenin duvarlarında Troia kahramanlarından Achileus’un yaşamı ile ilgili bir friz bulunuyordu ki bu friz günümüzde Abbey Galeri’sinde bulunmaktadır. Kapıdan sonraki Atrium 34.70x47.00 m. ölçüsünde olup, arazi konumu buradaki duvarların yükseltilmesi ile giderilmiştir. Bu Atrium diğer bazilika Atriumlarından farklı bir plana sahiptir. Orta avlu, portikler ve gezinme yerleri olmak üzere üç bölümden meydana gelmiştir. Oldukça yüksek platform üzerindeki bu alanı genişletmek için de altına bazı yapı tesisleri yerleştirilmiştir. Portikin çevre duvarlarında batıda 13, güneyde 10, kuzeyde de 10 niş bulunmaktadır. Atriumun doğusunda beş kapı vardır. Bu kapılardan üçü narteks ile orta avlu arasındadır. Diğer iki kapı ise kuzey ve güney portiklerinin doğusundadır.

Atrium ile nefler arasında uzanan beş küçük kubbeli narteks ince uzun dikdörtgen planlıdır. Kilisenin ibadet bölümü haç planlı, üç nefli ve klasik bazilika plan düzenindedir. Bu bölümün üzeri altı büyük kubbe ile örtülmüştür. Bunlardan ikisi orta nefin, ikisi transeptlerin, ikisi de orta mekânın üzerini örtmektedir. Kubbeleri taşıyan mermer ve tuğla ayaklar nefleri de birbirlerinden ayırmıştır. Sütun başlıklarının orta nefe bakan bölümlerinde İmparator Iustinianus ile karısı Theodora’nın monogramları görülmektedir. Aziz Jean’ın mezar odası ise orta nefin sonunda ve apsidin de önündedir. Bu bölüm iki basamakla yükseltilmiş ve daha belirgin bir şekle sokulmuştur.

Kilisenin arkasında bulunan hazine binası X. yüzyılda şapele dönüştürülmüştür. Bu şapelin apsidine Hz. İsa’nın, Aziz Jean’ın ve diğer kilise büyüklerinin freskleri yapılmıştır. Bu şapelin yanı başındaki kuzey nef boyunca uzanan dar bir koridorun sonunda da vaftizhane bulunmaktadır. Vaftizhane çevresinde dar koridor ile iki salon vardır. Buradaki salonun ortasına ise iki yanı merdivenli yuvarlak bir vaftiz havuzu yerleştirilmiştir. Bu vaftizhanenin İmparator Iustinianus’tan önce V. Yüzyılda yapılan ilk kiliseye ait olduğu sanılmaktadır.

St. Jean Kilisesi’ndeki çalışmalar ilk defa 1921–1922 yıllarında Yunanlılar tarafından başlamış, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da Avusturya Arkeoloji Enstitüsü 1927–1930 yıllarında buradaki çalışmaları sürdürmüştür. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü 1957–1958 yıllarında restorasyon çalışmalarına başlamış, kuzey nefteki ikinci kat sütunlarını ayağa kaldırmıştır. Bu arada Ord.Prof.Dr. Ekrem Akurgal başkanlığında, Efes Müzesi’nin de katkıları ile çevre düzenlemesi yapılmıştır. Günümüzde çalışmalar devam ettirilmektedir. 

Nilüfer Hatun İmareti (İznik Müzesi)



Bu önemli yapı 1388 yılında I. Murat tarafından annesi Nilüfer Hatun anısına yaptırılmış. 19.yy Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden olan yapı bugün müze olarak kullanılmakta. Yapının en önemli özelliklerinden biri de ilk kez ters planlı yapılmış olmasıdır. 19.yy'ın sonlarına kadar imaret olarak kullanılan yapı Kurtuluş savaşı sırasında Yunan işgalinde büyük ölçüde tahrip edilmiş. 1960 yılında restore edildikten sonra aynı yıl müze olarak hizmete açılmış. Müze bahçesinde yunan, roma, bizans ve osmanlı dönemine ait eserler de yer almaktadır. Müzenin içinde ise prehistorik dönemden, yunan, bizans, roma döneminden seramikler, taş eserler, cam malzemeler, ziynet eşyaları ve Osmanlı döneminde eserler sergilenmektedir.


Kişisel not: Müzenin çevre düzenlemesi çok güzel yapılmış olmasına rağmen iç düzenlemeler aynı başarıya ulaşamamış ne yazık ki. Eserlerin sergilendiği standtlar biraz derme çatma görünüyor ve ışıklandırma çok yetersiz. Binanın özellikle tavanlarında büyük ölçüde tahribat göze çarpıyor. Müze girişinde Müze kart geçerli ama karta sahip olmayanlar için giriş ücreti çok cüzzi bir miktar...

İznik Çinisi





İznik'de  birçok çini atölyesi bulunuyor. Bu atölyelerin çoğu aile işletmesi ve ailenin tüm kadınları el birliği ile çini yapıyorlar. Benim ziyaret ettiğim yerde son derece yoğun bir çalışma vardı ve yurt dışına sipariş yetiştirilmeye çalışılıyordu. İznik'e gittiğinizde bu atölyeleri ziyaret edebilir hatta onlarla beraber çini yapabilirsiniz...

Çini Sanatının Tarihi:

Türk Çini Sanatının tarihi ilk müslüman Türk devletlerinden Karahanlılar'a kadar dayanmaktadır. Bu da çini sanatının bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir.
Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları çiniyi mimari süslemelerde sıkca kullanmış Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmasından sonra, çini sanatında Osmanlı Devleti'nin kuruluşuyla yeni bir dönem başlamıştır.
XV-XVII yüzyıllar arasında Osmanlı mimarisinde İznik Çinisi önemli bir dekoratif unsur olarak kullanılmış ve büyük bir gelişme göstermiştir. Çini, cami, mescit, medrese, imaret, hamam, saray, köşk, çeşme, sebil, kütüphane gibi çeşitli eserlerde geniş bir kullanma sahası bulmuştur. Türk mimarisinde ve süsleme sanatlarında çininin yeri büyüktür. Binanın ihtişamı ve güzelliği süslemeleri ile önem kazanır. Süsleme unsurları o yapının sanat değerini ve estetik güzelliğini arttırarak kalıcı olmasını sağlar.
Kısacası XV. XVI ve XVII. yüzyıllarda yapılan başlıca yapıları süsleyen, desen, renk ve teknik bakımdan eşsiz güzellikteki duvar çinileri hep İznik çini fırınlarından çıktığı gibi birçoğu Avrupa ve Amerika müze ve koleksiyonlarının en değerli eşyaları arasında yer alan göz kamaştırıcı güzellikteki tabak, kase, fincan, kandil ve maşrapalar da yine İznik fırınlarında yapılmıştır.
XVI. yüzyılda İznik çinileri renk, kompozisyon, motif, teknik ve kalite yönünden tüm dünyanın beğenisini kazanmış ve ayrıcalıklı bir üne kavuşmuştur. İznik çinileri müthiş bir ritme ve çeşitliliğe sahiptir. İnanılmaz derecede bol çeşit ve kompozisyonların uygulandığı İznik çinilerinin tam bir desen repertuvarını çıkarmak imkansızdır. Teknik üstünlüklerinin yan ısıra, İznikli ustaların asıl etkileyici tarafları desen oluşturmadaki yaratıcı güçleridir.
1648 yılında Şam'a giderken İznik'e uğrayan ve İznik'i gezen ünlü seyyah Evliya Çelebi İznik'te büyük bir çarşı ve çini fırınları bulunduğuna işaret eder ve şöyle der: "Burada insanı hayretler içerisinde bırakan bukalemun (çok renkli) nakışlı öyle çiniler işlenir ki, tarifinden dil acizdir."
XVII. yüzyılın sonlarından itibaren İznik çini sanayi ve tekniğinde duraklama dönemi başladı. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nda siyasi ve askeri otorite boşluğunun ortaya çıkması ve ekonomik bir krizin yaşanmasına paralel olarak sarayın mimari faaliyetleri ve tezyin işleri de azaldı. Dolayısıyla sarayın İznik çini yapımcıları üzerindeki himayesi de kayboldu Böylece İznik çini sanatı eski parlak dönemini kaybetti.

İznik Çinisinin Yeniden Doğuşu:

300 yıl aradan sonra 1985'de Faik KIRIMLI Usta, İstanbul'dan İznik'e gelerek Eşref EROĞLU ile birlikte bir atölye kurmuştur. Daha sonraki yıllarda Rasih KOCAMAN, İznik çiniciliğine duyduğu ilgi ve istekle İznik'te kendi atölyesini faaliyete geçirmiştir. Bu atölyelerde İznik klasik çinilerinin üretimine yeniden başlanmıştır. Akademik, teknolojik ve kültürel destekli İznik Çini ve Keramik araştırmaları için ilk adım 1993'de atıldı ve İznik Eğitim ve Öğrenim Vakfı çatısı altında "İznik Çini-Seramik Araştırma Merkezi" adıyla bir merkez kuruldu. Böylece İznik çiniciliği bu vakfın kurulmasıyla yeniden gün ışığına çıktı ve canlanmaya başladı. Hem de 300 yıl toprağın altında kalmasına rağmen renklerinden, kalitesinden hiçbir şey kaybetmemiş olarak.
XV. ve XVI. yüzyıllarda Osmanlı Türk Medeniyet Sanatı'nın zirvelerinden biri olan İznik çinisinin camilerimizde, saraylarımızda, Türk ve dünya müzelerinde mevcut örnekleri hala hayranlıkla izleniyor.
Ayrıca İznik'te Uludağ Üniversitesi'ne bağlı olarak 1995 yılında "İznik Meslek Yüksekokulu" açıldı ve 1995-96 eğitim ve öğretim yılında "Çini İşletmeciliği Programı" ile eğitim ve öğretime başlandı.

Çini Fırınları Kazı Alanı / İznik



II. Murat Hamamının (Hacı Hamza Hamamı) doğusundadır. İznik'te Osmanlı dönemi çini-keramik fırınlarını araştırmak üzere, kazı ve sondajlara, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Oktay Aslanapa başkanlığında kalabalık bir ekiple, 1964 yılında başlanmış ve bu çalışmalar kesintisiz olarak 1969 yılına kadar devam etmiştir. XVII. yüzyıla kadar Türk Çini Sanatının en güzel çini Örneklerini yaratan fırınlardan bir çoğu, bu kazı çalışmalarında bulunmuş ve açığa çıkarılmıştır. Ünlü İznik Çinileri, XV. ve XVI. yüzyıllarda küçük kubbeli bir pişirme ocağından ibaret olan bu fırınlarda üretilmiştir. 1981 yılında bu kez Prof. Dr. Ara Altun başkanlığında bilimsel bir heyetin öncülüğünde II. dönem kazıları başlamış olup, halen devam etmektedir.