27 Eylül 2016 Salı

Uşak Arkeoloji Müzesi ve Karun Hazineleri



Uşak Müzesi, daha doğrusu "Karun Hazineleri" uzun zamandır görmek istediğim müzeler / eserler listesindeydi en sonunda bu sene kısmet oldu biraz maceralı ve hayal kırıklığı olsa da. Maceralı çünkü müzeyi gösteren hiçbir tabela vs yoktu şehir içinde. Navigasyonla gitmeye çalıştığımızda ise Uşak tam bir şantiye görünümünde olduğu ve neredeyse tüm yollar kazıldığı, tek yön olduğu için müzeyi bulmamız yaklaşık bir saati buldu.

Sonrası ise eserler açısından harika, müze açısından ise sergileme eksikleri, yanlışları yüzünden hayal kırıklığı oldu benim için. Tümülüslerden çıkarılan renkli duvar resimlerine, Karun hazinelerinin ince ve muhteşem işçiliğine hayran kaldım. Ama müze için aynısını söylemeyeceğim. Şimdiye kadar yurt içinde ve dışında yüzlerce müze görmüş, gezmiş birisi olarak bu kadar güzel eserlerin bu kadar kötü sergilendiğini görmemiştim. Gümüş eserler oksitlenmesini önlemek amacıyla "vakumlu" naylon torbalar içinde sergileniyordu. Vitrinlerin döşemesi ve pisliğini ise fotoğraflarda görebilirsiniz. Bunun sebebini sorduğumuzda müzenin yeni binasına taşınacağını ve orada her şeyin çok daha modern olacağını söylediler (tabela eksikliğini de taşınmaya bağladılar). Naylon poşet nedir? Teknoloji denen birşey var. Nem derecesini vs. ayarlayan sistemler var. Tamam belki bakanlık ödenek ayırmamış olabilir ama bu kadar övünülen ve geri almak için uğraştığın eserlere muamele bu olmamalı. Zaten sahip çıkamamış çaldırmışsın iki kere...
Bu noktada yine aklıma takılıyor Ulusal Müze meselesi. Niye her ilde arkeoloji müzesi olmak zorunda yada her ilde varsa niye önemli eserler belli başlı müzelerde toplanmıyor ve daha çok sanatseverin beğenisine sunulmuyor? Son 5 yılda sadece 769 yabancı turistin bu müzeyi ziyaret etmesi çok acı bence...



Karun kimdir?
Kroisos / Krezüs yani Karun Lidya’nın son kralıdır. M.Ö 560-540 yılları arasında Lidya’nın kralllığını yapan Karun zenginliği ve bolluğu ile ün salmıştır. Lidyalılar parayı bularak tarihte bir çığır açmış ve adını tarihe yazdırmayı başarmıştır. Bulunan altın rezervleri Lidya’yı zengin bir duruma getirmiştir. Bu buluş ilkçağ dünyasının altın çağıdır diyebiliriz.
Karun antik ve ortadoğu halkları arasında "Karun kadar zengin" vb. birçok halk deyimine ve efsanesine konu olan, ismi zenginlik ile bağlantılı olarak kullanılan kişidir. Antik çağın bilinen en zengin kralı olan Krezüs mitolojiye göre her tuttuğunun altın olması için tanrılara yalvarır; bu dileği kabul edilince mutluluğa erişeceğini sanır. Ancak çok zengin olduğu halde mutluluğu bir türlü bulamayan kral acı içinde kıvranarak ölür.
Tarihçi Taberi efsane ve deyimlerdeki kişinin Musa zamanında yaşayan farklı bir kişi olduğundan hareketle, Kroesus'un Arap, Yahudi ve Pers medeniyetlerinde Karun şeklinde anılmasının sebebi olarak Musa peygamber zamanında yaşamış olan Kârûn kadar zengin olmasından kaynaklandığı değerlendirmesini yapmıştır.
  
Karun Hazineleri
Bu hazineler Uşak'a yaklaşık 25 km. olan Güre kasabasında 1960'lı yıllarda çoğunlukla köylülerin soygunlarıyla tümülüslerden çıkarılıp satıldı ve Amerika'ya kaçırıldı. Hazinenin tamamı New York'taki Metropolitan Müzesi'nde 1985 yılında bir sergide gazeteci Özgen Acar tarafından görülmeleriyle bulundu. Dönemin Kültür bakanlığının uyarılması sonucu müzenin depolarında saklanan eserleri almak için 1987’de dava açıldı ve yaklaşık 40 milyon dolarlık masrafa yol açan hukuki süreçler sonunda 1993'de Türkiye'ye geri getirildi. İade, müze yetkililerinin eserlerin çalıntı olduğunu bildikleri halde satın aldıklarını kabul etmeleri ve 6 yıl süren davayı kaybedeceklerini anlamalarıyla gerçekleşti.

Uşak Arkeoloji Müzesinde sergilenen parçalardan en önemlilerinden biri sayılan Kanatlı Denizatı Broşu, 2006 yılında sahtesiyle değiştirildi. Mahkeme 8 kişiye 10 ay ile 12 yıl arasında değişen cezalar verdi. Eser 2012'de Almanya'da ortaya çıktı ve Interpol aracılığı ile Türkiye'ye iade edilmesi için çalışma başlatıldı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne teslim edildi.

Daha çok fotoğrafla tekrar okumak isterseniz tıklayın.

5 Eylül 2016 Pazartesi

Siena Katedrali



Ben gittiğim bir yere tekrar gittiğimde, okuduğum bir kitabı tekrar okuduğumda yada bir filmi seyrettiğimde çok seviyorsam hep aynı heyecanı yaşarım diğer seferlerde de.

Siena'da benim için öyle oldu. Tekrar tekrar gitsem yine ilk seferdeki hayranlıkla bakarım sokaklarına. Hele katedrali aman allahım o kadar muhteşemki her detayına bakmak, incelemek günler saatler sürebilir.
Siena katedrali tam anlamıyla bir sanat şaheseri. O kadar ince bir işçilikle yapılmışki o zamanın şartlarında nasıl bunu başardıklarına şaşıp kalıyorsunuz.
Katedralin Tarihi
Siena Katedrali ortaçağ döneminde yapılmış bir Roma Katolik katedralidir.
1215 - 1263 yılları arasında tasarlanan ve büyük bir kısmı inşa edilen katedralin ön cephesindeki eklentilerin bir kısmı 14.yy'da yapılmıştır. Bu yüzyılda çıkan veba salgını Siena nüfusunun büyük bir kısmının ölümüne sebep olunca katedralin kimi kısımlarının inşası da yarım kalmıştır. 19.yy'da ise son haline ulaşmıştır.
Katedralin dışı beyaz ve yeşil-siyah mermerlerle inşa edilmiştir. Beyaz ve siyah Siena'nın sembolüdür (Siena'nın kurucuları Senius ve Aschius'un atlarının rengine ithafen).



Dış cephe
Ön cephesi kesinlikle çok etkileyici olan katedralin her cephesi kendine özgü bir mimariyle tasarlanmış. Gotik ve Romanesk mimari tarzıyla yapılan katedralde dış cephede en dikkat çekici azizlerin heykelleridir.
İç kısım
Siyah ve beyaz çizgili mermerler ve sütunlar ilk dikkat çeken ögelerdir. Sütun başlıkları da hayvan ve alegorik şekillerle dikkat çekicidir.
172 papa ve 36 imparatorun büstleri de sizi izliyorlar duygusu yaratır insanda.
Yerdeki çizimler ise farklı boyutlarda 56 panel üzerine resmedilmiştir. Konularını eski Ahitten, incilden ve Kudüs kraliçesi Sybllia'dan alırlar. iorgio Vasari bu panaller için "Şimdiye kadar yapılmış en güzel ve en büyüleyici şeyler" demiştir. (Georgio Vasari:  İtalyan ressam, yazar, tarihçi ve mimar. İtalyan sanatçıların biyografilerine ilişkin yazdıklarıyla ünlüdür, sanat tarihçiliği yazarlığının kurucusudur).

4 Eylül 2016 Pazar

Efes Müzesi



Türkiye'de gördüğüm en iyi müzelerden ikisi bu seneye denk geldi. Anlayacağınız müze delisi olan biri için çok keyifli zamanlar yaşadım ikisini de gezerken (diğeri de Aydın Müzesi).

Efes müzesi çoğunlukla Efes Antik kentinden çıkan buluntuları içeriyor. Özellikle Yamaç Evler kısmından çıkarılan eserler çok dikkat çekici ve muhteşem. Işıklandırması, eserlerin korunması ve sergilenmesi gerçektende çok başarılı. Sıkıntılı olan tek şey müzede tanıtıcı hiç bir broşürün olmaması ve personelin bilgi eksikliği ve davranış sıkıntısı. (Bende bunu hiç anlamam püfür püfür serin ve temiz bir yerde bütün gün oturduğun yerden para alırsın, yaptığın tek iş bilet kesmektir ve soru sorma gafletinde bulunana da beş karış suratla dövecek gibi davranırsın. 45 derecede açık havada çalışanlar ne yapsın o zaman?)



Efes Müzesi'nde en çok ilgi çeken eserler arasında Efes Artemis heykeli (MUHTEŞEM), yunuslu Eros, tavşanlı Eros, Eros başı, Priapos heykeli, mermer Artemis heykeli, Mısırlı rahip heykeli, İsis heykeli, çeşitli mitolojik tanrı heykelleri ve Sokrates başı bulunuyor.

Müzenin orta bahçesinde oluşturan arasta bölümünde ise eski Türk kasabalarındaki ticaret yaşamı ve kaybolmaya yüz tutan çeşitli el sanatları sergileniyor. Müzenin ayrı bir bölümünde Antik Çağ'dan başlayarak Osmanlı dönemini de kapsayan elektron, altın, gümüş, bakır sikkeler ve takılar yer alıyor.
Eğer yolunuz Selçuk ve civarına düşerse mutlaka görün bu harika müzeyi. Bence hiç pişman olmazsınız...
Giriş Ücreti: 10 TL
Müzekart geçerli

Daha çok fotoğraf eşliğinde tekrar okumak isterseniz yeni siteme tıklayın

30 Ağustos 2016 Salı

Mehmet Akif Ersoy Müze Evi



Mehmet Akif Ersoy, İstanbul'un işgalinden sonra aldığı davet üzerine milli mücadeleye katılmak üzere Ankara'ya geldiğinde konakladığı evdir. Hamamönü - Altındağ ilçesinde olan ev şu anda Hacettepe Üniversitesi merkez kampüsü sınırları içindedir.
Yapı 1949'da şehir meclisi kararı ile müze-eve dönüştürüldü ancak uzun yıllar harap durumda kaldı. Hacettepe Üniversitesi Merkez Kampusu'nun kuruluşu sırasında, Rektör Prof. Dr. İhsan Doğramacı yapının eski durumuna sadık şekilde onarımını sağlamış ve yapı ziyarete açılmıştır. 1982 yılında yılında tekrar onarıma giren yapı 1984 yılında ziyarete açılmıştır. 

Müze-ev'de Mehmet Akif Ersoy’a ait cep saati, gözlük, tesbihi, tüfek ve büyük şairin yüzünün kalıbı müzede teşhir edilen eserlerdendir.
Evin karşısında 2003 yılında yapılmış olan Mehmet Akif’in büstü ile İstiklâl Marşı’nın ilk iki kıtasının yazılı olduğu bir kitabe yer almaktadır.



Evin tarihi:
 Evin de içinde olduğu alan içinde bulunan Taceddin Dergahı, ilk olarak Kanuni Sultan Süleyman tarafından Hacı Bayram-ı Veli’nin kurduğu Bayramiye tarikatkının bir kolu olan Celvetiler için yaptırılmıştır. Adını, bahçesinde kabri bulunan Tacaeddin Sultan'dan alır. 1826'da tamir edilmiş ve Sultan Abdülmecit tarafından ilaveler yapılarak türbe, dergah evi, çeşme, hazire ve camiden oluşan bir külliye haline gelmiştir. Dergahın bulunduğu sokak sonradan Mehmet Akif Sokağı adını almıştır.

Mehmet Akif Ersoy'un yaşadığı dönem:
Kendisine büyük hayranlık duyan Taceddin-i Veli Camisi imamı Tevfik Hoca (Tevfik Çiftdoğan) kendisini karşılamış; şehirde kiralık ev bulmanın çok zor olduğu o dönemde külliyede yer alan bu yapıyı kendisine tahsis etmişti.
Şair, 1. TBMM Burdur milletvekili olduğu yıllarda günlerini bu evde geçirdi; dostlarıyla milli mücadele meselelerini tartıştı. Mehmet Akif, bir ulusal marş yazılması için açılan yarışmaya para ödüllü olduğu için başlangıçta katılmamıştı. Yarışmaya katılan şiirlerin hiç birisi uygun nitelikte bulunmayınca; dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey, Akif'in arkadaşı dönemin Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Bey'den marş yazma konusunda Akif'i ikna etmesini rica etti. Mehmet Akif, Hasan Basri Bey'in ısrarı üzerine İstiklâl Marşı'nı bu evde yazmaya başladı. Gece gelen ilhamı kaçırmamak için bazı dörtlükleri mum ışığında dergahın duvarlarına kazıdığı anlatılır. Şair, meşhur Bülbül şiirini de bu evde yazmıştır.

Müze Cumartesi-Pazar ve resmi tatiller dışında hergün saat: 10.00-12.00, 14.00-16.00 arasında ziyarete açıktır.

28 Ağustos 2016 Pazar

Kuşadası Le Bleu Resort Hotel



Bu yaz tatilimizde Foçadan sonra ikinci durağımız Kuşadası oldu. Yıllardır Kuşadasına gitmediğim ve dinlenmek adına pek de otelden çıkmak istemediğimiz için tercihimizi her şey dahil konseptte hizmet veren bir otelden yana kullanmak istedik. Rezervasyonumuzu internet üzerinden yaptığımız için orada gördüğümüz fotoğraflarda güzel bir deniz görünce seçimimizi Le Bleu Hotel'den yana yaptık.
Le Bleu Resort Hotel Dorak Holding bünyesinde bulunan 263 odaya sahip bir tesis. Dorak Holding Kapadokya bölgesinde, İstanbulda bir çok oteli ve restoranı bulunan, 4 firmasıyla Kapadokyada Balon sektöründe ilklerden olan büyük bir şirket.
Açıkçası ilk önce nereden başlayacağımı bilemiyorum yazıya. Olumsuz yönlerden mi bahsedeyim yoksa olumlu yönlerden mi? Sanırım biraz karışık gideceğim...


Kuşadası'nın denizi kadınlar plajı ve milli park dışında pek matah bir deniz değildir bana göre. Le Bleu'nun avantajı güzel bir denize sahip olması. Özellikle gün batımında harika bir manzaraya tanık oluyorsunuz burada. Kumsal diyebileceğim bir sahili olmasa da büyük bir iskelesi var otelin ve bu iskeleden tertemiz bir suya giriyorsunuz (son günümüzde dalganın da çok olması sebebiyle biraz pislenmişti deniz). Kıyıdan girmek ise biraz sıkıntılı çünkü her yerde deniz kestanesi var. 
Otel bir iki yıl önce el değiştirmiş ve tadilattan geçirilmiş. Odaların sade bir tasarımı var, denize bakanların manzarası gerçektende keyifli ama teoride güzel olsa da praktikte biraz kullanışsız tasarım ögeleri kullanılmış. Tam kapanmayan cam banyo kapıları gibi.
Housekeeping ise "biraz" dikkatsiz çalışıyor gibi geldi bana. Kırık klozet kapakları, çalışmayan klima, odaya bırakılmayan su gibi şeyler dikkatlerinden "kaçmıştı". Ayrıca en kötü otelde bile bulunan su ısıtıcısı, hazır kahve ve çay gibi bir şeyin olmaması da biraz can sıkıcı bir durumdu. Ama tesadüfen asansörde tanıştığımız Misafir İlişkileri Müdürü Cristina Hanım'a sorunlarımızı aktardığımızda bir saat içinde çözüldü hepsi.

Personel ise maalesef biraz sıkıntılı. Resepsiyon o kadar canından bezmiş bir tavırla çalışıyor ki sorduğunuz hiçbir soruya doğru dürüst bir cevap alamıyorsunuz. Resimlerde göreceğiniz gibi iki ayrı yataklı odamızı değiştiremedik bile. Sadece tatilbudur ekibinden bizi karşılayan Meryem hanım orada kaldığımız sürece ilgili bir tavır gösterdi. Havuz başı personeli ise fazla lakayt. Pizza istediğinizde size başkasının tabağından kalan artık yemeği getirebiliyorlar rahatlıkla. Öyle mi diye sorduğunuzda da sırıtarak yarım ağız bir cevap verebiliyorlar.
Gözlemlediğim kadarıyla otelin Misafir İlişkileri Müdürü Cristina Ertan bir oraya bir buraya koşturup bütün sorun ve eksiklikleri çözmeye çalışıyor ama o da bir noktada elemanlar yüzünden yetersiz kalıyor sanırım.
Yemeklere gelince; ultra her şey dahil neredeyse 7 öğünlük bir sistemde amaç aç kalmamaktır değil mi? Burada yemek konusu biraz sıkıntılı. Yemekler lezzetsiz değil fakat o kadar çabuk bitiyorki biraz geç giderseniz aç kalma yada istediğinizi yiyememe gibi durumlarla karşılaşabilirsiniz (ilk iki gün yemek konusunda biraz sıkıntı yaşadıktan sonra erkenden gidip çözdük bu sorunu). Eğer alakart yemek isterseniz Le Bleu'da İtalyan ve balık restoranı olarak iki restoranda hizmet veriyor. Biz son günümüzde alakart balık restoranında gün batımına karşı güzel bir yemek yedik Burada restoranın şef garsonu Selim beyi de es geçmemem lazım. Gerçekten çok ilgiliydi.

Havuz sevenler için ise relax havuz dedikleri, güm güm müzik çalmayan kısım daha iyi, daha boş ama küçük. Kaydırakların olduğu havuz ise çok kalabalık, gürültülü ve o da küçük. Biz pek havuz sevmediğimiz için önemsemedik bu durumu ama havuz severler için çok küçük ve kalabalık olması sorun olabilir.
Ayrıca otelin birde SPA'sı var. Özellikle eşim masaj delisi olduğu için neredeyse her gün gitti. Bir gün de ben eşlik ettim ona. SPA çalışanları gencecik Endonezyalı kızlardı ve işlerinde de gayet iyilerdi. Hatta masaj sırasında kendi dillerinde enteresan şarkılar bile söylediler bize.

Wi-fi ise otelin hiçbir yerinden çekmiyor. Kendi internetinizi kullanmak isterseniz o da sorunlu. Otelin en kısa zamanda bunu da iyileştirmesi gerektiği kanısındayım.

Sonuç olarak; Le Bleu Otel'in hizmeti beklediğimden çok daha düşük çıktı. Manzarası, denize olan konumu çok daha iyi değerlendirilebilirdi. Özellikle servis ve ön büro elemanlarının eğitimsizliği ve kimi zaman kabalığı yapılmaya çalışılan bazı iyi şeylerin önüne geçmiş.
Gidin veya gitmeyin diyemeyeceğim bir durumdayım şu anda. En iyisi genel yorumları okuyun internetten ve kararınızı verin. Bu arada Kuşadası otellerinin genel profiline baktığımda hepsinin aşağı yukarı aynı olduğunu gördüm. Burada bulunan 5 yıldızlı bir oteli Antalyada bulunan 5 yıldızlı bir otelle de kıyaslamamak lazım. Otele gelen müşteri skalası çok farklı çünkü birbirinden.

Yazının başında da bahsettiğim gibi büyük bir holding bünyesinde olan Hotel çok daha iyi olabilir, tam eğitimli bir personelle daha iyi hizmet verebilir...

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Siena: Palio yarışlarının vatanı


Siena Orta İtalyada Toscana bölgesinde yer alan orta çağ döneminden kalma bir şehir. Şu anda UNESCO Dünya mirasları listesinde olan şehir gördüğünüz ilk andan itibaren büyüleyici ve çok etkileyici bir havaya sahip.
Siena'nın tarihi:
Siena Etrüskler tarafından kurulmuştur. Diğer bir inanışa daha doğrusu efsaneye göre kurucuları Roma şehrinin kurucuları olan Remus'un (ve Romulus'un yeğenleri) oğulları Senius ve Aschius'tur.


Romulus ve Remus, Roma Mitolojisine göre MÖ 753'de Roma şehrinin kurucularıdır. Efsaneye göre Savaş Tanrısı Mars ile Rhea Silvia'nın ikizleridir. 
Romulus, Roma şehri'ni beraber kurduğu kardeşi Remus'u öldürerek tahtın tek sahibi olmuştur. Gerçekte yaşayıp, yaşamadığı bilinmeyen kardeşlerin varlıkları şüphelidir.
İtalyan mitolojisine Etrüskler (Tuskiler) aracılığıyla geçmiş olan bir söylencedir.  Remus ve Romulus iki (veya ikiz) kardeştirler ve Roma şehrini kurmuşlardır. Bir ırmağa bırakılırlar ve dişi bir kurt onları sudan çıkararak bir mağarada emzirir. Daha sonra çiftçi bir aile tarafından bulunarak evlat edinilirler. Roma şehrini kurmak için de kurt tarafından emzirildikleri yeri seçerler. Bu yerin etrafını çevirirken tartışmaya başlar ve kavga ederler bunun üzerine Romulus kardeşi Remus’u öldürür. Kardeşleri besleyen kurdun adı Lupadır. Remus ve Romulusu kurt tarafından emzirilirken gösteren bir çok heykel vardır İtalya şehirlerinde ve kurdun başının yönü Roma'yı işaret eder. Siena şehrinin de simgesidir bu heykel.
Ayrıca Siena tarihte resmi anlamda ilk bankanın da kurulduğu yerdir.
Palio Yarışları


Piazza del Campo

Siena'nın önemli yerleri ve etkinlikleri
Siena'nın en önemli yerlerinden biri Piazza del Campo yani Campo meydanı. Tüm sokaklar bu peri masallarından fırlamış gibi duran meydana açılıyor. Değişik bir mimari yapıya sahip olan meydan dokuz parçaya bölünmüş. Bunun sebebi de her parçanın o dönemki idari bölgelerden birini temsil ediyor olması. Ortadaki yuvarlak alanın ise Meryem Ana'nın pelerinini ifade ettiği söyleniyor. Bugünkü şekline 13. yüzyılın sonlarında kavuşan meydan ünlü Palio di Siena yani Palio yarışlarınada ev sahipliği yapıyor.  Campo Meydanı’nın çevresindeki sarayların en ünlüsü, Palazzo Pubblico (Belediye Sarayı). İnşaasına 1284 yılında başlanan saray, tam bir sanat harikası. Bu sarayın hemen üzerinde 102 metrelik Mangia Kulesi yükseliyor. 13. yüzyıl tarihli kulenin beş yüz basamağını tırmandığınızda, muhteşem şehir manzarası karşınıza çıkıyor.
Sienan'nın en önemli özelliklerinden biri de ünlü Palio yarışları. Piazza del Campo'da düzenlenen bu yarışlar 2 temmuz ve 16 ağustos tarihlerinde düzenleniyor.  İl Palio'da yarışacak olan önceden seçilmiş on at, binicileriyle meydanda üç tur atıyor ve birinci gelene ödül veriliyor. Meydanın eğimli yapısından ve binicilerin atlara eyersiz binmelerinden dolayı son derece sert geçen hatta kimi zaman atların ve binicilerin ağır yaralanmalarına sebep olan yarışlar Siena halkı için büyük önem taşıyor. Meydanı çevreleyen binaların odalarının da kiralandığı bu yarışta meydan tıka basa dolu oluyor.
Bu yarışlarda her at ve binicisi Contrada denilen şehrin 17 semtini temsil ediyor ama yarışa sadece on at katılıyor. Bir önceki yıl yarışa katılamayan 7 takım ertesi yıl direkt katılma hakkı elde ediyor. Bir at yarışı üstünde jokey olmadan tamamlarsa da kazanmış sayılıyor. Önemli olan atın finish çizgisini geçmesi. Koşan bütün atlar melez, safkan at yarıştırılmıyor. Yarışa katılan tüm at ve biniciler temsil ettikleri semtin renklerine ve simgelerine uygun olarak giyiniyorlar: Aquila (Kartal), Bruco (Tırtıl), Chiocciola (Salyangoz), Civetta (Baykuş), Drago (Ejderha), Giraffa (Zürafa), Istrice (Kirpi), Leocorno (Tekboynuz), Lupa (Dişi kurt), Nicchio (Deniz kabuğu), Oca (Kaz), Onda (Dalga), Pantera (Kara Panter), Selva (Orman), Tartaruga (Tosbağa), Torre (Kule) ve Valdimontone (Montone olarak kısaltılır). Hatta bende Drago Contrada'sının bayrağı var.
Her semtin girişinde o semtin neresi olduğunu gösteren bayraklar asılıdır. Hangi mahallede olduğunuzu anlamak için bayraklara bakmak yeterlidir Siena'da.
Siena Katedrali ise İtalya'nın en büyük katedrallerinden birisi. O kadar güzel, o kadar büyüleyici ki bol bol fotoğrafla beraber ayrı yazmayı planlıyorum orayı.
1240 yılından beri tıp ve hukuk alanında eğitim veren dünyaca ünlü Siena Üniversiteside buradadır.


Contrada'lar


Siena'da Alışveriş
Geleneksel Siena tatlısı panforte (veya panpepato) 1200 yılından beri yapılan çok eski bir tatlıdır. Bademli, portakallı bu tatlı daha doğrusu kek özellikle Noel zamanı çok tüketiliyor. Siena’nın bir başka meşhur tatlısı da “ricciarelli”dir. Bu bademli tatlıyı Sienalılar her mevsim tüketirken, İtalya’nın geri kalanı özellikle Noel zamanı yemeyi tercih ediyor. Bir çok dükkanda her mevsim bulabileceğiniz bir üründür panforte. Bunun dışında Toscana bölgesinin harika şaraplarını çok uygun fiyatlara alabilirsiniz buradan. Contrada'ların bayrakları ve çeşitli hediyelik ürünleride ilginizi çekebilir.