30 Kasım 2016 Çarşamba

Köln: Kolonya'nın anavatanı...


Köln, Almanya'nın dördüncü, Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti´nin en büyük şehridir.

Tarihi
Köln M.Ö. 50 yılında Roma İmparatoru Claudius tarafından, Aşağı Ren Bölgesi'ni Cermen Kabileleri'nin saldırılarından korumak için bir koloni şeklinde kurulmuştur. İmparator Claudius kente eşi İmparatoriçe Agrippina'nın adını vermiş, böylece koloni M.S. 425 yılına dek Colonia Claudia Ara Agrippinensium (kısaca CCAA) olarak anılmıştır. Daha sonra buraya Latince Koloni anlamını taşıyan Colonia denmiştir. Bugün dünyanın birçok dilinde Köln farklı farklı telaffuz edilmektedir. 
Şehir, Orta Çağ'da hızla büyüyerek Avrupa'nın en büyük merkezlerinden biri haline geldi. 12. yüzyıldan itibaren Köln, Hırıstiyan Alemi'nde; Kudüs, İstanbul ve Roma'nın ardından kutsal şehir olarak ilan edildi. Sancta Colonia (Kutsal Köln) olarak da anılan şehirde 1248 yılında Köln Katedrali'nin temeli atıldı. Yapımı tam 632 yıl süren bu gotik tarzdaki katedral Kuzey Avrupa´nın en büyük ibadethanesidir. 1794 yılından itibaren Fransız egemenliğine giren şehrin sakinleri Napolyon´a sadık kalacaklarını ilan etmişlerdi. Daha sonra Prusya egemenliğine giren Köln´de büyümeye engel olan şehir duvarları yıkıldı ve hızla büyümeye başladı.
I. Dünya Savaşı´nda pek zarar görmeyen şehir, II. Dünya Savaşı´nda büyük yıkıntıya uğradı. Savaş sırasında, Köln bombalanması sırasında, batılı müttefikler tarafından 262 hava saldırısına uğradı, ve yaklaşık 20.000 sivil hayatını kaybetti. Köln, 1942'nin 31 Mayıs gecesi "Millenium Operasyonu" sırasında Kraliyet Hava Kuvvetleri tarafından 1000 bomba atılarak hedef oldu. 1046 ağır bombardıman patlayıcı 1.455 ton bombayla hedeflerine saldırdı. Bu baskın, yaklaşık 75 dakika sürdü ve 486 sivilin ölümüne ve 59.000 kişinin evsiz kalmasına sebep oldu. Savaşın sonunda, Köln nüfusu yüzde 95 oranında azalmıştı. 
Savaşın sonunda, Köln de savaş öncesi yaşayan 11.000 Yahudi nüfusu tehcir edilmişti ya da Naziler tarafından öldürülmüştü. Kentte bulunan altı sinagog yıkıldı. 
1945´te savaş sona erdiğinde Köln´ün % 90´ı yıkılmış haldeydi. Savaş öncesi 800 bin olan nüfus, 104 bine düştü. Savaşın ardından özellikle İngiltere ve ABD kaynaklı yardımlarla hızla yaralarını sarmaya başlayan şehir, tekrar hızla büyümeye başladı. Yurt dışından gelen işçilerle şehir ekonomisi ve sanayisi büyük canlanma gösterdi.



Köln Katedrali
Benim gördüğüm en etkileyici katedrallerdan (ve ürkütücü) olan Köln katedrali Katolik mezhebi için açılmış bir ibadethanedir. 1248 yılında inşasına başlanan katedralin yapımı 632 yıl sürmüş ve 1880 yılında hizmete açılmıştır. Almanyanın ikinci, Dünya´nın ise üçüncü büyük kilisesi olan Katedral ülkenin en çok turist çeken yapısıdır.
İnşaatın yapımı fikri daha 7. yüzyılda ortaya atılmış, daha o zamandan iki kulenin uzunluğunun 157 metre olacağına karar verilerek planı buna göre çizilmiştir. Ancak yapının temeli 1248 yılında atılabilmiştir. Kilisenin gotik stilde olması ve yüksekliğinin o zamanki tüm kiliseleri aşması şart koşulmuştur. 1265 yılından önce kubbenin altındaki ibadet salonu yapılmaya başlanmış ve bitimine kadar bir duvarla korunmuştur. 1306 yılında güney kulenin yapılmasına başlanmış, 1388 yılından itibaren, uzun salonun yan bölümleri kullanılabilir hale gelmiştir. Bu tarih aynı zamanda Köln Üniversitesi'nin de kuruluş tarihidir. İnşaat yavaşlayarak sürerken çalışmalar, 1560 senesinde parasızlık yüzünden durdurulmuştur. Ancak 1842 yılında Prusyalı Kral, temel taşı koyup çalışmaların yeniden başlamasını sağlamış ve son taş 1880 yılında güney kulenin tepesine yerleştirilerek nihayet kilise tamamlanabilmiştir.
Köln merkezinde yer alan ve şehrin her tarafından gözüken bu yapı, yüzyıllar boyunca maddi sıkıntılardan dolayı ve eldeki diğer imkânsızlıklardan ötürü "bitirilemeyen inşaat "diye isim yapmıştır. Çift kuleli katedralin uzunluğu 157 m´dir. II. Dünya Savaşında toplam 14 bombanın hedefi olan Katedral, Köln Merkez Garı'nın hemen yanı başında bulunmaktadır. II. Dünya savaşında şehire göre daha az bombalanmasının sebebi ise uçaklara bir çeşit yön buldurma aracı olmasıdır. Düşman uçakları katedrali baz alarak bombalama yapmışlardır.
Eyfel Kulesi yapılmadan önce Avrupa'nın en yüksek kulesine sahip olan katedrali gezmek ücretsiz. Ama neredeyse tüm Avrupa katedrallerinde olduğu gibi "Hazineler" bölümü ile 509 basamaklı kuleye çıkmak ücretli. Nefis bir Köln manzarasına sahip kuleye çıkmak da yürek daha doğrusu güç kuvvet ister tabi.

Kolonyanın (Köln suyu / Kölnisch Wasser) tarihi:
Bir çoğumuzun severek kullandığı, gelen misafire ilk olarak ikram edilen kolonya ise adından da anlaşılacağı üzere bu şehirden çıkma.
Kolonyayı ilk defa kimin yaptığı kesin olarak bilinmemektedir. Eski verilere göre ilk defa 1690'da Almanya'nın Köln şehrinde yaşayan Jean Paul Feminis adlı bir seyyar satıcı yapmıştır. Bu şahıs kolonyayı yaptığı reçeteyi Giovanni Antonio Farina adlı birisine bırakmış, o da yeğeni Giovanni Maria Farina'ya vermiştir. Giovanni Maria kolonya yapımı üzerinde çalışmış ve "hoş lavanta suyu" adıyla ilk kolonyayı yapmıştır. Bundan sonra kolonya yapımı işi Köln (Kolonya) şehrinde gelişmiştir. XIX. yüzyıl başlarında kolonya yapımı Fransa'ya geçmiş ve "Eau de Cologna (Kolonya suyu)" adı ile üretilmiştir. Bundan sonra da bu hoş kokulu sıvıyı dünya kolonya olarak tanımıştır.

Kişisel olarak Farina'nın kolonyasını sevdiğimi pek söyleyemeyeceğim. Biraz ağır bir kokusu var. Benim tercihim 4711 Kölnisch Wasser. Rahmetli Anneannem ve onun annesi çocukluğumda bu markayı kullandığı için de seviyor olabilirim ama kokusu çok daha hafif ve taze. 
Yolunuz o taraflara düşerse, almak isterseniz hem Farina hem de 4711 Köln katedralinin karşısında büyük mağazalara sahip.
Köln sokak sanatçılarıyla da ünlü bir şehir gösterilerini izlemek isterseniz YouTube kanalıma bakabilirsiniz.
Köln Katedrali önünde sokak piyanisti için tıklayınız
Ren nehri kıyısındaki sokak sanatçıları için tıklayınız

24 Kasım 2016 Perşembe

Kısa bir Brüksel yazısı...


Grand Place


Brüksel Belçika'nın başkenti ve Avrupa Birliği'nin de başkenti olması bakımından Avrupa'da bulunan en önemli şehirlerden birisi. Avrupa Parlamentosunun yanı sıra NATO'nun merkez karargahı da bu şehirde bulunuyor. Bataklık bölgesinin kurutulması sonucu o bölgeye kurulduğu için adı bataklığın içindeki yerleşim yeri anlamına gelir. Ana dil Fransızca olsa da nüfusun bir kısmıda Felemenkçe konuşur. Türklerin de yoğun olarak yaşadığı Brüksel'de nüfusun yaklaşık %25'i yabancı kökenlidir.
Bütün bunların dışında Brüksel; Tenten'in (Tintin), çikolatanın, biranın ve waffle'ın da başkentidir. Çok az kalsam da burada gelin gördüğüm kadarıyla anlatayım sizlere...
Gezilecek/görülecek yerlerden bazıları


Atomium

Manneken Pis
Brüksel denince çoğunluğun aklına Manneken Pis yani "işeyen çocuk heykeli" gelir. Bense hiç de ilgimi çekmeyen bu heykelin neden bu kadar abartıldığını anlamıyorum doğrusu. Manneken Pis Rivayete göre bir savasta fitili yanan-patlamak uzere olan bir bombayi, bombaya iseyip sondurerek ordunun savasi kazanmasini saglayan, bu yuzden de kahraman olan bir cocugun heykeli. Baştan söyleyeyim büyük beklentiler beslemeyin bu heykeli görmek için çünkü küçücük (bronzdan yapılmış ve 61 cm.). Bu muymuş diyebilirsiniz. Brükselliler ise o kadar önemsiyor ki heykeli simgeleri haline getirmişler. O gün ne önemli gün varsa ona göre giydiriyorlar hatta. (Noel'de Noel baba, polis,itfaiyeci gibi​). Söylenenlere göre bu minik çocuğun 700'e yakın kıyafeti varmış (Grand Place'da bulunan müzede bu kıyafetleri görebilirsiniz). Heykel devamlı çalındığı için de replikaları yapılıyormuş. Şimdiki 6. kopyasıymış...
Grand Place​
Burası Brüksel'in en ünlü meydanı. Gotik ve Barok mimarisinin en güzel örneklerini göreceğiniz bu meydanda en önemli binalar 96 metrelik kulesiyle dikkat çeken Hotel de Ville, kral evi olarak bilinen Maison du Roi, Le Renard lonca evi. Ağustos ayında 5 günlük bir sergide düzenlenen “Tapis de Fleurs” çiçek halısı burada görebileceğiniz en önemli yerlerden. Meydan çevresinde birçok kafe, restoran ve hediyelik eşya dükkanı bulunuyor. Ünlü Manneken Pis heykeli de bu meydanın yakınında.
Tenten Mağazası
Burayı ayrıca yazmak istedim çünkü sevdiğim bir çizgi roman karakteridir. Bu mağaza da Grand Place'de bulunuyor. Bu küçük mağazada T-shirt'den çantaya, Türkçe dahil olmak üzere bir çok dilde yazılmış kitapları bulabilirsiniz. Tek sorun çalışan personel inanılmaz suratsız ve aksi. Bir de biraz pahalı...

Mini Europe

Mİni Europe'da THY uçağı

Berlin duvarının parçası ve bendeniz
Atomium
Atomium 1958 Expo Fuarı için yapılmış Brüksel yakınlarında bir yapı. 102 mt yüksekliğinde olan yapı 18 mt çapında 9 kürenin birleşiminden oluşuyor. Demirin kristal yapısının 165 milyar kez büyütülmesinden esinlenilen yapı 6 ay boyunca durması beklenirken günümüzde modern Brüksel mimarisinin sembolü haline gelmiş. Kuleler 12 boru ile birbirine bağlanıyor ve yürüyen merdivenlerle birbirine geçişi sağlanıyor. Hatta bu merdivenlerin bazıları o kadar dik bir açıya ki ses ve ışık efektleri ile insanın midesi bulanıyor.
En üstte bulunan küreden ise harika bir Brüksel manzarası izleyebiliyorsunuz. 
Mini Europe
Mini Europe dünyaca ünlü bir minyatür park. 1:25 ölçüsünde küçültülen yaklaşık 350 minyatürün bulunduğu parkta dünyanın neredeyse her ülkesinden simge haline gelmiş yapılar vs. sergilenmektedir. Eyfel Kulesi, Big Ben, Tac Mahal gibi yapıların bulunduğu park 1989 yılında Belçika hükumetinin desteği ile Prens Philip tarafından açılmıştır.
Brüksel'de yemek 
Brüksel deyince akla ilk olarak çikolata, midye, bira ve patates kızartması geliyor. Çikolata konusunda benim favorim Leonidas ama o kadar çok dükkan ve seçenek var ki insanın başı dönüyor. La Cure Gourmande mağazası ise çeşit çeşit kurabiyeleri ile göz döndürüyor. 
Brüksel’de o kadar fazla bira çeşidi varki, bundan dolayı Guinness Rekorlar Kitabına giren bir mekan bulunuyor, Delirium Café. 2004 çeşit bira ile 2004 yılında rekor kırmış ve her bira kendi özel bardağında ve bardak altlığında servis ediliyor. Bira sevenlere önerilir.
Midye konusunda ise herkesin önerisi Chez Leon ama gözünüze kestirdiğiniz iyi görünümlü bir yerde de yiyebilirsiniz bence...

14 Kasım 2016 Pazartesi

Ankara Altın Köşk



Merik Konağı olarak da bilinen Altın Köşk Bilkent Ankara'da bulunuyor. Burayı yıllar önce ilk gördüğümde oldukça şaşırmıştım. Pırıl pırıl parlayan bu ev meraklandırmıştı beni. Acaba kimindir içinde kim yaşar (yada yaşayan var mı) diye. Hakkında hep bir rivayetler döndü durdu bu evin. Kimi İhsan Doğramacı'nın evi dedi, kimi başka birinin. Son yıllarda müze kapsamında hizmet vermesiyle beraber meraklar da dindi. Yeniden gündeme gelmesi ise bir internet sitesinde duyurulan satışı ile ilgili oldu. 111 milyon dolara satışa çıkarılan evin şu anda satışı iptal edildi ama rakam dudakları uçuklattı. Peki kimdir bu Altın Köşk'ün sahibi ve hikayesi nedir?
Altın Köşk 1996 yılında Amerika'da yaşayan ve orada "Müthiş Türk" olarak bilinen Ali Rıza Bozkurt tarafından yapıldı. Ali Rıza Bozkurt'un hikayesi tam anlamıyla bir başarı öyküsü. Bozkurt 1942 yılında Sivas'ın bir köyünde doğuyor. İTÜ Mühendislik Fakültesinden mezun olduktan sonra iş hayatına atılıyor. 1981 yılında Amerika'ya yerleşiyor ve Amerikan vatandaşlığı aldıktan sonra büyük işler ve yatırımlar yapıyor. 20'den fazla ülkede yatırımları olan Bozkurt bir dönem Amerikan Kongre üyeliği için aday bile oluyor.


Altın Köşk'ün hikayesi
Bozkurt bu evi Osmanlı İmparatorluğu döneminde 600 yıl boyunca geliştirilmi ve bugün unutulmuş bu mimariyi yeniden gözler önüne sermek amacıyla yaptırıyor. Ankara'ya yaptırmasının sebebi ise bu mimarinin Ankara'ya hiç gelmemiş olması. Değişik saray ve köşklerden parçaların kopyaları kullanılıyor burada. 
Ali Rıza Bey bu binayı annesi Meryem Hanım adına yaptırıyor. "Merik" denmesinin sebebi ise köylerinde annesinin adının bu şekilde söylenmesiymiş. (Merik Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı).
Amatör Gezgin'in Notları
Altın Köşk şu anda müze olarak kullanılıyor. Ayrıca bahçesinde düğün çekimleri ve yanlış hatırlamıyorsam düğün davetleri de verilebiliyor. Buradan elde edilen gelirler vakıfa aktarılıyor. Aile Türkiye'de olduğu zamanlar da gelip kalıyormuş evde. Bu yüzden yaşam alanları olan üst katlar gezilemiyor. Gezilen kısımlara gelirsek, ne kadar özenilmiş, çaba harcanmış olsa da değişik dönem ve tarzların bir araya getirilmesinden dolayı bunaltıcı ve iç karartıcı bir havası var bence evin. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor, sade bir nokta arıyor rahatlamak için. Bir yanda Osmanlı dönemi, bir yanda daha günümüz, bir yanda ailenin yağlı boya tablo ve tavan resimleri. Tavana bakıyorsunuz Avrupa şatoları gibi, yere bakıyorsunuz Türk ve Osmanlı. Tam bir kavram karmaşası durumu var ortada. İhtişamlı olmasına ihtişamlı ama orada yaşamayı hatta bir gece orada yatmayı asla istemezdim.
Bakalım kim alacak Altın Köşk'ü 100 küsür milyon doları verip? İlerleyen günlerde göreceğiz yeniden satışa çıkarsa... 


27 Ekim 2016 Perşembe

Çankaya Müze Köşk

Bir süredir sosyal medyada bir laf dolaşıyor, imza kampanyaları düzenleniyor Müze Köşk yıkılacak buna engel olalım, durduralım diye. Böyle bir şeyin mümkün olduğunu ve gerekçesinin doğruluğunu düşünmüyorum doğrusu. Daha doğrusu düşünmek istemiyorum. Bu vesileyle daha önce gezdiğim ama yazmaya sıra gelemeyen "Müze Köşk"ü tanıtayım sizlere. Yazıdaki bilgiler ve fotoğraflar (içeride fotoğraf çekmek yasak) Cumhurbaşkanlığı'nın resmi sitesinden alınmıştır.


27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Atatürk, önce Ziraat Okulu’nu daha sonra da İstasyon Şefi Köşkü’nü hem konut hem de çalışma yeri olarak kullanmıştır. Bu binaların Ata’nın çalışma ve dinlenmesi için yetersiz olmaları nedeniyle uygun bir konut arayışı içine girilmiş, daha sakin ve huzurlu bir ortamda yaşamasını sağlamak amacıyla bağlar bölgesi Çankaya’daki bağevi Ankara Şehremaneti (Belediyesi) tarafından 30 Mayıs 1921’de Mustafa Kemal’e armağan edilmiştir.
Bağevi, ağaçlar arasında, kuzeyinde Ankara’ya hâkim büyükçe bir terası bulunan, dikdörtgen planlı, küçük bir yapıydı. Zemin katında, ortasında fıskiyeli, sekizgen bir havuzu ve iki yanında birer odası olan merkezî bir taşlık, aynı plana sahip üst katta ise bir orta hol ve iki yanında birer oda bulunmaktaydı.
1923’te Gazi Mustafa Kemal’in Latife Hanım ile evlenmesinden sonra ailenin günlük yaşamı için yetersiz olan bağevinin büyütülmesi çalışmalarına başlanmıştır. Mimar Vedad Tek tarafından hazırlanan ve uygulaması 1924 yılında tamamlanan projeye göre eski bağevine, güney cephesine bitişik ve tüm bina boyunca uzanan batı ucu yarım sekizgen bir kule kitlesi ile biten iki katlı yeni bir bölüm eklenmiştir. Bu eklentinin alt katı yemek salonu ve mutfak ofisi; üst katı ise banyo, yatak odası ve Latife Hanım için çalışma odası olarak düzenlenmiştir. Bu katta daha önce yatak odası olarak kullanılan bölüm düzenlenerek geniş bir kütüphane ve çalışma odası haline getirilmiştir. Ayrıca, zemin katta kuzey cephede girişin önüne rüzgârlık yapılmış, elçi kabul odası olarak düzenlenen kuzeydoğu köşesindeki oda yarım sekizgen biçimli bir çıkma ile genişletilmiştir. Bağevi döneminde taşlıkta bulunan havuz kaldırılmış ve bu yer giriş holü olarak düzenlenmiştir. Çalışmalar sırasında Köşk’ün doğusuna mutfak ve çamaşırlık içeren, tek katlı yeni bir servis binası yapılmış ve bir servis merdiveni ile Köşk’e bağlanmıştır.
Bu düzenlemelere bağlı olarak ortaya çıkan statik problemleri çözmek ve konfor koşullarını iyileştirmek amacıyla 1926 yılında yeniden onarımlar yapılmış, yapıya kalorifer tesisatı döşenmiştir. Aynı dönemde Ata’nın manevi evlatları için çamaşırhane ve mutfak kitlesinin üzerine 6 oda ile bir banyodan oluşan yeni kat eklenmiştir. 1930 yılında ise, üst katta güneybatı köşesinde bulunan kuleli bölüm Ata için bir çalışma odası olarak yeniden düzenlenmiştir.
1932 yılında hemen yanda inşa edilen Pembe Köşk’e taşınıncaya kadar Ata’nın evi olan, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok önemli olaylara tanıklık eden, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Cumhuriyet’in kurulması dâhil, devrimleri planladığı bu yapı 1950 yılında müze olarak kullanıma açılmıştır. Yapıda ve eşyada hızlanan bozulmaları durdurabilmek amacıyla 2002–2007 yılları arasında büyük bir bakım ve onarım çalışması başlatılmış, bu çalışmalarla birlikte yapının bir müzeden çok, kullanıldığı dönemdeki doğal durumunu yansıtan bir ‘konut’ olarak sergilenmesi için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Restorasyon çalışması tamamlanan Atatürk Müze Köşkü 19 Nisan 2007’de tekrar ziyarete açılmıştır.


Rüzgarlık ve Giriş Holü: Köşk’ün girişindeki rüzgârlık, 1924 yılında Vedad Tek tarafından eklenmiştir. Rüzgârlıktan ulaşılan bugünkü giriş holü, bağevi döneminde ortasında sekizgen bir mermer havuz bulunan büyükçe bir taşlıktı. 1924 yılında yapılan yeni düzenleme ile havuz kaldırılmış ve taşlık bugünkü durumuna dönüştürülmüştür.
Yeşil Salon: Girişin sağındaki bu oda, 1924 yılındaki yeni düzenlemeye kadar elçi kabul salonu ve Atatürk’ün çalışma odası olarak kullanılmış, 1924’te konuk kabul salonuna dönüştürülmüştür. Bu dönüşümde kullanılan hâkim rengin yeşil olması nedeniyle ‘Yeşil Salon’ olarak anılmaktadır. Birçok yazarın anılarında, Latife Hanım’ın bu salonda verdiği çay davetlerinden söz edilmektedir.
Yemek Salonu ve Radyo-Sigara Salonu: 1924’te bağevinin güneyine eklenen bölümün zemin katında yer almaktadır. Yemek salonunun girişinin tam karşısında çini kaplı büyük bir şömine ile iki yanında kemerli vitray pencereler bulunmaktadır.
Duvarlarının alt bölümlerindeki ahşap lambriler üst kenarı türkuaz renkli çinilerin oluşturduğu bir silme ile tamamlanmıştır. Duvarların üst bölümleri ise bordo renginde düz olarak boyanmış, tavanlar geometrik desenlerle bezenmiştir. Yemek salonu mimari düzenleme ile bütünleşecek biçimde, büyük bir yemek masası, vitrin ve büfelerle döşenmiştir.
Köşk’teki en eski eşyalardan olan, kapitone maroken koltuk takımı, radyo ve sigara bölümü olarak kullanılmış olan ve yemek salonuna açılan sekizgen kulenin zemin katında yer almaktadır.
Görkemli yemek salonu, ülke sorunlarının uzun akşam sofralarında tartışılarak çözümlenmesine tanıklık ettiği için Ata’nın en önemli çalışma mekânı olarak da tanınmıştır.
Elçi Kabul Salonu: Bağevi döneminde küçük bir oda olan bu yer, 1924 yılında kuzey duvarının yıkılarak yarım sekizgen planlı bir kitle ekiyle büyütülmesinden sonra elçi kabul salonu olarak kullanılmıştır.
Salonda Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa tarafından armağan edilen sedef kakmalı bir yazı masası, kanepe, koltuklar ve büyük bir dolaptan oluşan bir takım ile Atatürk’ün daha önce kullandığı farklı nitelikli bir yazı masası bulunmaktadır.


Üst Kat Hol: Üst kattaki çeşitli odaları birbirine bağlayan orta mekândır. Bağevi döneminde mekânın ortasında bulunan ve alt kat taşlığı ile görsel ilişkiyi sağlayan açıklık 1924’teki düzenleme sırasında kaldırılmıştır. Salonun kuzey cephesindeki balkon etkileyici bir Ankara manzarası sunmaktadır.
Salonda sergilenen ve Ata’nın hemen her gün dinlenmek amacıyla kullandığı bilardo masası Köşk’e getirtildiğinde önce bu mekâna yerleştirilmiş, döşemede oluşan statik sorunlar nedeniyle daha sonra alt kat giriş holüne taşınmıştır.
Kütüphane: Kütüphane yapının en görkemli mekânlarından biridir. Odanın tavanı zengin geometrik ve bitkisel motiflerle bezenerek çok sayıda buzlu ampulle aydınlatılmış, batı duvarındaki ahşap kemerli soba nişi türkuaz renkli çinilerle bezenmiş, tüm duvarlar ahşap sabit kitap dolaplarıyla donatılmıştır. Gazi Mustafa Kemal’in bilgi ve kültür altyapısını nasıl oluşturduğunu gösteren, birçoğunda kendi el yazısı ile aldığı notları üzerinde barındıran çok sayıda kitap bu raflarda yer almaktadır.
Çalışma Odası: Atatürk’ün Büyük Nutuk’u kaleme aldığı çalışma masası ve koltuğu bu odanın en önemli eşyalarıdır.
Kütüphanenin güneyindeki kapı ile geçilen mekân 1930 yılında Ata için düzenlenmiş çalışma odasıdır. Bu oda Türkiye’deki modern mimarinin başlangıcı sayılabilecek, çok özgün niteliklere sahip ‘art-deco’ tarzında düzenlenmiştir. Bu düzenleme sırasında 1924’te Osmanlı üslubunda bezenmiş olan tavan beyaz boya ile kapatılmış, metal öğeler sarı, diğer tüm mimari öğeler ile masa ve mobilyalar siyah beyaz renkler kullanılarak bütünleştirilmiştir. Döşeme, yere serilen beyaz bir ayı postu ile tamamlanmıştır.
Yatak Odası: Bağevinin güneyine 1924 yılında eklenen kitlenin üst katında, alttaki yemek salonunun üzerinde yer almaktadır. Güney duvarında, ortada çini kaplı bir şömine ve iki yanında birer büyük pencere bulunmaktadır. Odanın batı duvarındaki kapı ile 1930’da düzenlenen çalışma odasına geçiş sağlanmıştır.
Büyük pencereler, pastel renkli duvarlar ve son derece yalın bir biçimde bezenmiş tavan ile aydınlık ve huzurlu bir dinlenme ortamı sağlanmıştır. Odanın döşenmesinde son derece seçkin, ancak yalın ve gösterişsiz mobilyalar kullanılmıştır.
Banyo: Yatak odasından geçilen özel banyo, beyaz renkli fayans kaplı zemini ve duvarları, aynı renkteki küveti, alafranga tuvaleti, lavabo ve bidesi ile çok gösterişsiz bir mimariye sahiptir. Bu mekân Ata’nın temizliğe düşkünlüğünü ve titizliğini göstermesi açısından ilginçtir.
Misafir Yatak Odası: Köşk’ün eski bağevi bölümünde, kuzey cephesinde bulunan ve güzel bir Ankara manzarasına sahip olan bu oda misafir yatak odası ve dinlenme odası olarak kullanılmıştır.
Duvarlarındaki kerpiç sıvaları, sıvalar üzerinde bulunan çeşitli dönemlerde yapılan bezeme katmanları, değişmeyen pencere oranları gibi pek çok niteliği ile yapının bağevi dönemine ilişkin önemli bilgileri saklamaktadır.



Sergi Salonu: 1924 yılında yapılan düzenleme sırasında kaldırılan eski mutfak ile diğer servis mekânlarının yerine inşa edilmiş olan mutfak ve çamaşırlık bölümüdür. Zaman içinde özgün yapısını tümüyle yitirdiği için son onarım sırasında bu bölüm, ara duvarlar kaldırılarak sergi salonuna dönüştürülmüştür.
Bu salonda Müze Köşk’ün mimarisi ve tarihî gelişimi, son dönem onarımı ve düzenlemesine ilişkin bilgiler ile Atatürk’ün yaşamı ve kullandığı eşyalar sergilenmektedir.
Amatör Gezgin'in Notları:
Çankaya Müze Köşk'ü Ankara'da yaşayan ve yolu düşen herkesin görmesi gereken müzelerden biri bence. Burayı gezdiğinizde Atatürk'ün önemli kararları aldığı bir yerden başka ev ve aile hayatına da tanıklık ediyorsunuz bir şekilde. Benim hayran olduğum diğer bir konu ise evin , dolayısıyla da Atatürk'ün ne kadar modern, sade, zarif zevklere sahip olduğuna bir kez daha tanık olmak oldu. Kütüphanedeki kitaplar ise gerçekten de muhteşem.
Ziyaret saatleri ve koşulları
Atatürk Müze Köşkü ziyaretleri Başbakanlık Çankaya Yerleşkesi 5 numaralı kapıdan giriş yapılmak suretiyle gerçekleştirilmektedir. Pazartesi günleri genel temizlik nedeniyle ziyarete kapalı olan Müze Köşk hafta içi randevulu olarak, Cumartesi-Pazar günleri ile Ulusal Bayramlar ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nde 13:00-17:00 saatleri arasında randevu alınmasına gerek olmaksızın ziyaret edilebilir. Müze ziyaretleri rehber eşliğinde ve en fazla 15’er kişilik gruplar halinde sıra esasıyla yapılmaktadır.
Detaylı bilgi için tıklayın

13 Ekim 2016 Perşembe

Sakız Adası Gezi Notları

Anavatos Köyü

Mesta Köyü

Sakız Adası'na nasıl gidilir?
Sakız Adası’na Çeşme Ulusoy Limanı’ndan 45 dakikalık kısa bir feribot yolculuğu ile gidilebiliyor.  Yaz aylarında her gün, kış aylarında haftanın belirli günlerinde seferler var. Turyol ve Ertürk firmalarının düzenlediği feribot seferleri arabalı ve hızlı feribot olarak yapılıyor. Biz Ertürk Lines'ın hızlı feribotu ile arabasız gittik. 

Sakız Adası kapı vizesi
Schengen vizesi olanlar için bir sorun yok ama kapı vizesi yaşanan kuyruk yüzünden biraz sıkıntılı. Benim schengen vizem yeni bittiği için kapı vizesine başvurdum. Biletleri aldığımız Ertürk firması bu belgeleri sağlama ve Yunan makamlarına iletmede yardımcı oldu ufak bir ücret karşılığında. Ama benim size tavsiyem kapı vizesine bulaşmamanız çünkü yaklaşık 2 saatlik bir kuyruk beklemek zorunda kaldım. 
İstenen belgeler:
  • Pasaportun fotoğraflı sayfasının fotokopisi (pasaport geçerlilik süresi 6 aydan az olmamalı)
  • Biyometrik vesikalık fotoğraf 
  • Gidiş / dönüş gemi bileti
  • Otel rezervasyon konfirmesi (gerekli olduğu takdirde)
  • Yunan vizesi başvuru formu (internetten indirebilirsiniz)
  • Güncel banka hesap cüzdan fotokopisi (Sakız adası istemese de bazı adalar istiyor. Bileti aldığınız firmadan teyit etmenizde fayda var)​
Adanın tarihi
Adanın kuzeybatısındaki Agios Galas ve güneyindeki Emporios bölgelerinde yapılan kazılar sonucu elde edilen eserler, Sakız Adası’nda yaşamın, neolitik çağlardan beri var olduğunu gösterir.
Büyük İskender tarafından işgali sonucu Helenistik etki altına giren Sakız Adası, M.Ö 2.yüzyıldan itibaren Roma İmparatorluğu’nun müttefiki olmuştur ve bu ilişki Bizans dönemine kadar devam etmiştir.
Sakız Adası 9. yüzyılda Bizans İmparatorluğu’nun hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde Arap Devletleri’nin akınlarına karşı kaleler ve kale şeklinde köyler inşa edilmiştir. Bizans mimarisinin en önemli eserleri 11. yüzyılda yapılmıştır ve Nea Moni Manastırı bunlardan biridir.
Bizans İmparatorluğu’nun Sakız Adası’nı Türk korsanlarına karşı koruyamamasını bahane ederek, Cenevizliler 13. yüzyılın ortalarında adayı ele geçirmişlerdir.
Rodos Adası ve Malta Adası’nın fethinden sonra Osmanlı İmparatorluğu 1566 yılında Sakız Adası’nı himayesi altına almıştır. Damla sakızı ve ipek böceği üretiminde söz sahibi olan Sakız halkına Osmanlı İmparatorluğu tarafından büyük imtiyazlar tanınmıştır. 1854-1885 yılları arasında Akdeniz ve Karadeniz limanlarından Avrupa’ya hammadde, Avrupa’dan da kumaş ve diğer hazır mallar taşımışlardır.
1912 yılında, Sakız Adası Yunanistan’a bağlanmıştır. Sakız Adası, 1913-1922 yılları arası Anadolu’dan büyük bir mülteci kitlesine ev sahipliği yapar. Bu göçmenlerinin çoğu, Yunanistan’daki başka şehirlere götürülünceye kadar, geçici olarak, liman ve kaleye yerleştirilmişlerdir. Günümüzde, Sakız Adası sakinlerinin oldukça büyük bir kısmı, Anadolu’dan gelmiş o göçmenlerin torunlarıdır.


Sakız Adası'nın sakız ağaçları
Damla sakızı, 10. yüzyıldan itibaren adayı ziyaret eden Avrupalı gezginler sayesinde dünyaca meşhur olmuştur. Sakız damlasının kullanımı 14. yüzyılda adayı işgal eden Cenevizliler tarafından başlamıştır. 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine geçen adada, sakız üreticilerine ve bunu üreten köylere büyük imtiyazlar verilmiştir. Osmanlılar, sakız satışını tekellerinde tutarak adaya ekonomik ve kültürel açıdan büyük katkı sağlamışlardır. Sakız Adası, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanmasının ardından damla sakızı ticareti çok az sayıda bulunan “tüccarların” eline geçmiştir. Bu tüccarlar üreticilerden çok düşük fiyatlara aldıkları damla sakızını büyük kâr sağlayarak, dış tüccarlara yıllar boyunca satmışlardır. Bunun engellenmesi için Yunanistan Devleti tarafından 1983 yılında “Enosi Mastihoparagogon” yani “Damla Sakızı Üreticileri Birliği” kurulmuştur.
(Yukarıdaki bilgilerin bir kısmı www.sakizadasi.org adresinden alınmıştır)

Sakız ağaçlarının altındaki toprak düzleştirildikten sonra altına killi, beyaz bir toprak dökülüyor. Bu işlemlerden sonra ağaçlara "nakışlama" yapılıyor. Yani ağacın gövdesine ve kalın dallara çentikler atılarak ağacın reçinesinin yani sakızının çıkması sağlanıyor. Bu çiziklerin atılmasından 15-20 gün sonra reçineler killi toprağa düşüp donuyor ve toplanıp serin yerlerde tahta kutular içinde biraz donmaları bekleniyor. Elenen sakızlar yıkanıp kurutulduktan sonra daha detaylı temizleme işlemleri için Sakız birliğinin fabrikalarına teslim ediliyor. Bu arada sanırım geçen sene çıkan büyük bir yangınla adanın büyük bir kısmı dolayısıyla da sakız ağaçları yanmış. Gerçekten çok üzücü bir manzaraydı.
Amatör Gezgin'in Notları
Sakız Adası enteresan bir ada. Türkiye'ye o kadar yakın ki insan şaşırıyor özellikle geceleri Çeşme'nin ışıklarını gördüğüne. Birbirine bu kadar yakın iki yerleşimin yüzyıllar boyu nasıl birbirine bu kadar düşmanlıkla yaşadığına inanamıyor (allahtan onlar geçmişte kaldı). Çünkü etrafınıza baktığınızda aslında aynı olduğunuzu anlıyorsunuz. Yemekler aynı, yemeklerin isimleri aynı, müzikler aynı, hatta tipler bile aynı. Sadece dillerimiz, dinlerimiz farklı...
Adanın en büyük geçim kaynağı sakız ve turizm olduğu için her yerde türkçe konuşanlara, türkçe menülere ve tabelalara rastlama mümkün. Herkes çok yardımcı, güler yüzlü ve sıcakkanlı...
Nea Moni Manastırı

Nea Moni Manastırı

Sakız Adası Gezilecek Yerler
Sakız adası gerçekten de büyük bir ada. Yerleşim yerleri daha doğrusu merkez Chios şehri dışındaki yerler biraz dağınık durumda. Yollar çok virajlı olduğu için biraz dikkatli gitmekte fayda var. Zaten yollarda adım başı görülen küçük anıtlar bunu sağlıyor. Bunu sağlıyor diyorum çünkü bu küçük yapılar yollarda kaza sonucu ölen kişilerin anısına öldüğü noktaya dikiliyor ve bunlar o kadar çok ki ister istemez yola daha da dikkat etmek zorunda kalıyorsunuz...​
Nea Moni Manastırı
Sakız Adası’nın merkezinden 12 km uzaklıkta bulunan Nea Moni Manastırı, 1042 senesinde üç rahip tarafından inşa edilmiştir ve adanın en turistik yerlerinden biridir.
Nea Moni Manastırı’nın en geliştiği dönem, adanın Bizans egemenliğinde olduğu tarihlerdir ve bu süreçte manastırda 1.000’e yakın rahibin kaldığı rivayet edilir.
Nea Moni Manastırı, İstanbullu ustalar tarafından yapılmış mozaiklerle dekore edilmiş Bizans sanatının tipik örneklerindendir; ve çapraz kubbe ile tezat sekizgen ritmini birleştiren eşsiz bir mimariye sahiptir.  Güneybatı tarafında, manastırın su tankları ve beyaz mermerden inşa edilmiş sütunları yer alır. 1881 yılındaki depremde manastırın kubbesi ve çan kulesi yıkılmış ve mozaikleri kırılmıştır.
Günümüzde, bu kültürel hazinenin restorasyonu ve korunması için çalışmalar yapılmaktadır ve UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesine alınmıştır.
Huzur verici bir sesizliğe sahip manastıra gidenlerin bence en çok dikkat etmesi gereken şey burayı gezerken kılık kıyafete dikkat etmesi. Yanınızda bacaklarınız ve üstünüz çok açıksa yedek giysi bulundurmanızda fayda var. Burada bana enteresan gelen şeylerden biri de aziz olduğu düşünülen bir çok insana ait kemiğin, dişin hatta kafatasının camekan içinde sergilenmesi (fotoğraflar arasında görebilirsiniz).
Pirgi (Pyrgi) Köyü
Bu köy Sakız adasının en turistik köylerinden biri. Özelliği ise binalarının cephelerinin geometrik şekillerde kazınması. Bu süsleme tarzına ksista (çizik) adı veriliyor. Bu süsleme uygulamasında binalar önce bir kaplama ile kaplanıyor, sonra siyah kum geçiriliyor ve son olarak da, daha yumuşakken, ustalar geometrik şekiller veriyorlar (daire, üçgen, kare gibi). Sokakları o kadar kalabalık ki turistlerden dolayı güzel bir kare fotoğraf çekebilmek için baya bekliyorsunuz. Enteresan olan diğer bir şey ise evlerin köyü koruma amaçlı olarak sur gibi bitişik inşa edilmesi ve sadece iç cepheye bakan kısımlarda pencere olması.

Pyrgi Köyü

Pyrgi Köyü

Mesta Köyü
Sakız merkeze 35 km, uzaklıkta olan köy 14-15. yy'da kurulmuş olan bir ortaçağ köyü. Zaten bunu köyün sokaklarına girdiğinizde iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Sadece inşa edildiği zamanın araçlarının ve atlarının geçebileceği daracık kapalı sokaklar, gözetleme yada savunma delikleri...
Köyün içine girmek için sadece iki kapı var, sokaklar dar ve evler, boşluklar olmadan yan yana inşa edilmiş. Köy, korsanların kaybolması ve köy merkezindeki önemli binalara ulaşamamaları için, bir labirent şeklinde inşa edilmiş. Evlerin yan yana olması, köylülere evlerin çatılarında görünmeden hareket etmeleri için tasarlanmış. Ne kadar enteresan değil mi? Bu köyde kalma, bu tarihi dokuyu yaşamak isterseniz MestaMastic adında harika bir otel gördüm önerebilirim...
Armolia Köyü
Bu köy sakız merkeze 20 dk. uzaklıkta bir köy. Seramik ve el yapımı ürünleriyle ünlü bu köydeki dükkan sahiplerinin çoğu türkçe biliyor az çok ve çok misafirperverler. Hemen bir şeyler ikram ediyorlar.
Anavatos Köyü
Bana en değişik gelen yerlerden biri de bu köy oldu. Anavatos terk edilmiş bir anıt köy. 450 mt yükseklikte bir tepeye kurulmuş köyde çok az yaşayan vardı. Bazı binalarda restorasyona girmişti. Köy 1822’de terk edilmiş ama bazı evler, binalar, Taksiarhis Kilisesi ve Meryem Ana Kilisesi koruma altında. Bizans döneminde kurulduğu var sayılan ulaşılması zor olan köyün çok enteresan , acıklı ve vahşi bir hikayesi var:
1822 yılında meydana gelen olaylarda Sisamlı rumlar sakızda yaşayan türklere karşı saldırılar başlatmış. Sakız halkı ise buna müdahalede bulunmamış. Bunun üzerine Osmanlı müdahalede bulunmuş. Adada yaşayan binlerce kişi asılmış, 50 bine yakın kişi sürgün edilmiş. Sakız ağaçları yakılmış, tarım alanları ve geçim kaynakları tahrip edilmiş.
Tüm ada halkı 1822 Osmanlı baskınında Osmanlı’dan kaçarken, adada son kalan kişiler en ulaşılamayacak nokta olarak gördükleri Anavatos surları arasına saklanmışlar. Osmanlılar bu noktaya ulaştıklarında ise tüm sığınmacılar uçurumdan atlayarak intihar etmişler...
Nea Moni Manastırında bu katliamlarda ölen kişilerin mezarları ve kemikleri olduğu da söyleniyor...
Volissos Köyü
Sakız Adası’nın merkezinden 40 km uzaklıkta ve nüfusu 500 kişi olan Volissos Köyü, adanın kuzeybatısındaki en büyük köy.  Bir rivayete göre Homeros’un doğduğu köy olarak biliniyor.
Kalimassia Köyü
Benim en sevdiğim yerlerden biri de bu köy oldu. Köy meydanında küçük bir kahvede oturup birer "yunan kahvesi" içtik. Bu arada tonton dükkan sahibi bize bisküvi ikram edip, köyün yaşlılarıyla sohbetine devam etti. Dillerini bilmesek de herkesin çok tatlı ve güleryüzlü olan bu köyde kilisenin önünde oturan yaşlı teyze bile kiliseye davet edip, kendince sohbet etti bizimle...
Lagada Köyü
Bu köy bir balıkçı köyü. Akşam yemeği için gittiğimiz bu köyde gerçekten lezzetli bir yemek yedik...

Bu yerlerin dışında bir de özellikle Sakız merkezde gezilmesi gereken müze ve çeşitli yapılar var. Biz maalesef buraları göremedik başka sefere artık. Sakız o kadar yakın ki günübirlik bile gidilebilir.
Sakız Kalesi, kalenin içinde yer alan Jüstinyen müzesi, Arkeoloji müzesi, eski bir Osmanlı Camii olan Bizans müzesi, restore edilmiş eski bir taş konakta bulunan Denizcilik Müzesi, Agio Galas Mağarası görülecek diğer yerler arasında.


Mavra Volia Plajı
SAKIZ ADASININ PLAJLARI
Sakız adasında plajlar iki şekilde. Bazılarında şemsiye,şezlong, kabin, duş gibi hizmetler veriliyor bazılarında ise hiç bir şey yok. 
Karfas Plajı: Bu plaj Chios merkeze 5-6 km. uzaklıkta. Restoranlar ve kafelerin olduğu plajda şemsiye vs. gibi hizmetler yeme-içme karşılığında veriliyor. Denizi sığ sayılabilecek bir derinlikte. Sahili kum.
Mavra Volia: Bu plaj bakir plajlardan yani verilen bir hizmet yok. En büyük özelliği ise volkanik siyah taşlardan oluşan bir kumsala sahip olması. Denizi de aynı biçimde taşlık ama bir süre sonra derinleştiği için sıkıntı olmuyor.
Komi Beach: Bizim en sevdiğimiz plajlardan biri oldu burası. Bu plaj da düzenli plajlardan. Birçok restoranın bulunduğu plajda sahil kum...
Lithi Plajı: Benim yine bayıldığım bir plaj oldu burası. Denizi tertemiz (bütün plajlar mis gibi zaten). Sahili kum. Gitmişken Kyma tavernada mutlaka bir şeyler yiyin. pişman olmazsınız...
Elinda plajı: Burası da bakir plajlardan biri. Denizi ve sahili taşlık. Deniz güzel ama soğuk...
Limnos: Burası da organize plajlardan. Denizi güzel, sahili kum. Gitmişken El Sueno restoran'ın şezlonglarından faydalanıp, leziz yemeklerinden yiyebilirsiniz.

Sakız Adası'nda alışveriş
Sakız'a gitmişken tabiki sakızlı ürünler alınır. Bu ürünler arasında benim için bir numara Mastic Water denilen sakızlı soda. İçimi güzel, mideyi rahatlatıcı. Bunun dışında sakızın kullanıldığı bir çok ürün de var. Sakız merkezde bulunan dükkanlarda kozmetikten yiyecek maddesine kadar çok çeşitli ürünler bulabilirsiniz. Adaya özgü uzo, şarap ve likör çeşitleri de sevenler için önerilerim arasında. El yapımı reçel sevenlerdenseniz Chios merkezde bulunan Reçelci Rena tam size göre. Aklınıza gelen her şeyden yapılan reçel ve marmelatlar sizi bekliyor (ayrıntılı olarak Sakız Lezzet önerilerinde okuyabilirsiniz).

Yılbaşı ve Paskalya Gelenekleri
Sakız'da yılbaşı "gemilerle" karşılanıyor. Bu gemileri çoğunlukla aynı yaşlardaki erkek çocukları yapıyor. Yarım metreden iki metre büyüklüğe kadar olan bu maket gemiler yapan atölyeler arasındaki rekabeti yansıtıyor. Yılbaşı gecesi şehir meydanında toplanan bu gemiler arasında en iyi olan ödül alıyor ve bütün şehirde sırtlarda gezdiriliyor.

Paskalyada ise havai fişek savaşı yapılıyor. Paskalya'nın son günü Vrondato köyünde iki kilise arasında havai fişek savaşı yapılır. iki kilise arasında bulunan 400m içinde kiliseler birbirine roket fırlatır. 
(Benim görmeyi istediğim etkinliklerden biri. Bu yıl iki kilise arasında kalan bir evin varislerinin ev sahibi öldükten sonra mahkeme ile yasaklattığı söylense de emin olamıyorum bundan).

12 Ekim 2016 Çarşamba

Sakız (Chios) Lezzet Durakları

Lakerda ve Greek Salad

Mezeler zengin

Taşınma koşturması içinde aklımı toplayamadığım için yemek ve otel yazısı adanın yazısından önce geldi bu sefer...

Sakız Adası bir Yunan adası olsa da yemek kültürü bize çok yakın. Zaten neredeyse ortak yemeklere, müziklere ve bir çok şeye sahip olduğumuz için burada yemek konusunda hiç sıkıntı çekmez insan. Adanın mutfağı deniz ürünleri ağırlıklı olsa da yunan mutfağından dünya mutfaklarına kadar her yemeği bulmak mümkün. Ayrıca Mastic denilen damla sakızından yapılmış ürünler de adanın çoğu yerinde bulunan dükkanlarda satılıyor. Sakızlı ürünler içinde benim favorim Mastic Water denen damla sakızlı soda ve mastic likörü. Sodanın İçimi çok keyifli ve mideyi inanılmaz rahatlatıyor. Türkiye'ye dönüşte yanımda daha çok getirmediğim için pişmanım açıkçası. Ayrıca sakız adasında ev yapımı ve adaya özgü şaraplar, reçeller (aşağıda da bahsedeceğim) ve milli içkileri uzo (benim favorim kazanisto) da bence almaya değer. Deniz ürünleri dışındaki yemekler ise bizim mutfağımıza çok benziyor. İsimleri bile neredeyse aynı. (Cacık-cacıki, dolma-dolma, vs.) Ada genel olarak ucuz. Yemekler, hediyelikler vs. Sadece beachlerde yenilen yemekler biraz daha tuzlu. Bunun karşılığında şemsiye ve şezlong ücreti ödemiyorsunuz.
Apomero Restoran
Apomero Restoran Kambos da bulunuyor. Köyün üst taraflarına doğru kurulmuş olan restoranda güzel bir manzara eşliğinde leziz yemekler yiyebilirsiniz. Bulması biraz zor olsa da, köyün daracık sokaklarında arabayla sokağa sıkışma tehlikesi atlatsak da yemeklerin lezzeti ve çalışanların sıcak tavrı bu strese değdi. Gitmeden önce rezervasyon yaptırmakta fayda var. Fiyatlar oldukça uygun. (Mastelo peyniri ve favayı denemenizi öneririm. Deniz ürünleri de çok iyiydi)
Türkçe internet adresi için tıklayın
Bahari Restoran (To Mpahari)
Bahari Restoran Karfas koyunda bulunuyor. Yer bulmak çok zor olduğu için mutlaka rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Burada yediğim her şey o kadar güzeldi ki şu an yazarken hepsi gözümün önünden geçiyor. Porsiyonlar çok büyük, fiyatlar oldukça uygun. Çalışanlar çok sevimli ve yardımcı her konuda. Kendine ait otoparkı da var.
Bunun dışında Karfas koyunda yürüyüş yolunda bulunan çoğu restoran da da yemekler, en azından tatlı ve aperatifler oldukça leziz.
Yerel Bira

Sakız Ağacı

To Tsikoudo 
Bu restoran Chios merkezde sahil yolunda bulunuyor. Yemekler burada da çok lezzetli olmasına rağmen o kadar kalabalık ki insanın biraz tadı kaçıyor doğrusu. Neredeyse dirsek dirseğe oturulan mekanda (akşam yemeklerinde) bu kalabalık dolayısı ile siparişlerde gecikme vs. olabiliyor. Yine de Sakız merkezdeyseniz en azından daha tenha olan zamanlarda denenebilir.
El sueno Beach Restoran
Bu restoran Volissos da bulunuyor. En önemli özelliklerinden biri hemen önünde harika bir plajının olması. Yemek, içmek karşılığında buradaki şezlongları ve şemsiyeleri kullanabilirsiniz. Sahiplerinin çok tatlı genç bir çift olduğu Sueno da yemekler de genellikle olduğu gibi leziz. Ben öğle yemeğinde burada yediğim deniz ürünlü makrnayı çok beğendim mesela. Bunun dışında kendi spesiyalleri olan Uzo da pişmiş Mastelo peyniri de güzeldi (tatlı).
Bu restoranlar dışında Komi plajındaki restoranlarda da güzel yemekler yiyebilirsiniz. 
Lagada köyü ise bir balıkçı köyü ve deniz kenarında sıra sıra restoranlar bulunuyor. Aşırı virajlı yollarında gitmeye üşenmezseniz güzel bir manzara eşliğinde leziz yemekler yiyebilirsiniz.

Peki başka neler var Sakız da yiyecek vs. olarak? Başta da yazdığım gibi bolca Sakızlı ürünler var adaya özgü. Damla sakızının suyu, tatlısı, marmelatı, likörü aklınıza ne gelirse yapılıyor sakızda. Yiyecek maddelerinin yanı sıra kozmetik ürünlerinde de kullanılıyor. Tünk kahvesi sevenler ise burada sıkıntı çekmez çünkü kahvelerimiz neredeyse aynı. El Sueno'nun sahibinin dediği gibi "Türk yada Yunan kahvesi ne fark eder? Sonuçta aslında ikisi de aynı". Çay sevenlere ise kötü haber sallama dışında çay pek yok burada. Adada en çok içilen içecek ise buzlu frappe yani soğuk kahveler. Bira sevenler için Fresh Chios Beer ve Mythos, uzo sevenlere ise önerim Kazanisto. Bu içkilerin dışında mastic likörleri de lezzetli...

Reçelci Rena
Reçelci Rena
Reçelci Rena Sakız merkezde bulunan bir reçelci dükkanı. Tabi sadece reçel yok burada. İçkiler, el yapımı makarnalar, marmelatlar ve bir çok ürün de var. Ben buradan iki kavanoz reçel aldım ama Türkiye'ye dönüp yediğimiz zaman özellikle tane mandalinalı olanından daha almadığımıza pişman olduk. (ki eşim de bende pek reçel yemeyiz). Eğer bu dükkana uğrarsanız bütün reçellerin tadına bakıp, ona göre karar verebilirsiniz.
Goody's Burger House
Burası da Sakız merkezde bulunan bir hamburgerci. Bir hafta boyunca deniz ürününden biraz gına gelince iyi geldi burası. Hamburgerleri çok çeşitli ve lezzetli. Ben normalde  hamburger yemem ama gerçekten iyiydi burası. Tavsiye ederim...